EMPATİK YAKLAŞIM

Bir kişinin kendini karşısındakinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bunu ona iletmesi sürecine “EMPATİ” denir. Empati 3 aşamada gerçekleşir :
1. Empati, kuracak kişi, kendini karşısındakinin yerine koymalı ve olaylara onun bakış açısıyla bakabilmelidir.
2. Karşısındaki kişinin duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlamalıdır.
3. Zihninde oluşacak empatik anlayışı karşısındakine iletmelidir.

Empati neden önemli? Çünkü insanlar kendileriyle empati kurulduğunda anlaşıldıklarını ve kendilerine önem verildiğini hissederler.
Empatik olmak her bireye özgü olmak, bireysel farklılıkları göz önünde bulundurarak onu anlamak demektir. Sıklıkla duyduğumuz şu cümleleri empati açısından incelersek:
“Ben benim çocuğa ……………. yaptım; bak şimdi hiç şımarabiliyor mu….” Bu, kendi gözlüğümüzü arkadaşımın gözüne iyi gelsin diye ona vermeye benzer. Gözlüğümüz doğal olarak onun gözüne iyi gelmez ama biz hala “aaa nasıl olur, bana iyi geliyor. İlk başlarda ben de sıkıntı çekmiştim ama alışınca vallahi faydası oluyor” demekte ısrar ederiz. Oysaki biz uzağı göremiyoruzdur, arkadaşımızsa yakını göremiyordur. Hatta bizim gözlüğümüzü takmaya deva ederse gözleri daha da bozulabilir. Bu cümle de böyle bir şeydir. Onun çocuğunun algılayış şekliyle bizimki farklı olacağından daha büyük sıkıntılar yaşayabiliriz.
“O kadar yemekle doyulur mu?”
Ne kadar yemekle doyulacağı yiyen kişinin mide kapasitesine ve o anki durumuna bağlıdır. Hastaysa, toksa veya canı sıkkınsa az yemekle doyabilir. Bunun yanı sıra çocukların midesi küçük olduğundan anne belki 5 köfteyle doymaz ama çocuk 2 köfteyle doyabilir. Ailelerin beklentisi, çocuğun en az 4 köfteyle doymasıdır. Bu tavır da her yemeği bir tartışma ortamına çevirmeye yetmekte ve aileyle çocuk arasında bir güç çatışması yaşanmasına neden olmaktadır.
“Ne var bunda korkacak?”
Çocukların korkuları lise çağına kadar sarkabilir. Bu korkulardan haberdar olduğumuzda onları cesaretlendirmek için “ne var bunda korkacak?, küçücük çocuk musun?, şaşırdın galiba bundan korkulur mu?” gibi ifadeler kullanmak yerine önce neden korktukları bulunmalıdır. Sonra, bu yaştaki çocukların benzer korkular yaşadıklarını belirtmeniz, hatta onların yaşlındayken sizin de bazı şeylerden korktuğunuzu itiraf etmeniz onu mutlu edecektir. Kabullenildiğini hisseden birey, size içini daha rahat açacak ve korkularını yenmede sizden cesaret alacaktır.

Bu cümlelerin ortak yönü empatik olmadan çözüm beklemeleridir. Empatik olmanın en kolay yolu; “ona ne söylemeliyim?” sorusunun yerine “ben onun yerinde olsaydım, bana ne söylenmesini isterdim?” sorusunun cevaplanmasıdır.

Empati yaklaşım bizim kültürümüzde daha çok çocuklardan beklenir. “Anne olunca anlarsın! Allah sana da senin gibi evlat versin de gör gününü…” vs sözlerle güya çocuğumuzun bizi anlamasını, hal ve hareketlerine çeki düzen vermesini bekleriz. Biz çocukluk çağından geçtiğimiz halde onları anlayamıyorsak, onlar daha anne-baba olmadan bizi nasıl anlayacaklar?
Ayrıca toplumuzda empati, nasihat vermek, onun dilinden konuşarak nutuk çekmek manalarında anlaşılmaktadır. Halbuki, zor durumda kaldığımızda bize nasihat edecek birini değil, bizi anlayacak birilerini ararız. Nasreddin Hoca, damdan düşmüş. “Hocam doktora götürelim, kırıkçı-çıkıkçı çağıralım, hanımına haber verelim” demişler. “Bana damdan düşen birini getirin!” demiş.

EMPATİ Mİ SEMPATİ Mİ?
Aslında çoğu bireyin empati yapayım derken sempati yaptığını görüyoruz. Sempati, karşısındakinin duygusuna yoldaşlık etmektir. İzlediğiniz filmde aktör ağlar, siz de onunla birlikte ağlarsınız. Bu sempatidir. Empati, onun hislerini anlamak ve bu durumdan kurtulmasına yardımcı olmaktır. Sempatide onu anlamıyorsunuz, onunla birlikte sıkıntı çekiyorsunuz, sadece onun duygularına yoldaşlık ediyorsunuz. Karşı tarafa bir katkınız olabildi mi? Hayır. Sempatik yaklaşım, olaylara tek taraflı bakmaktır. Genelde annelerin kendi çocuklarını hep suçsuz bulmaları bu yüzdendir. Çocuk, arkadaşıyla kavga eder, anne daha kavganın nedenini sormadan “hep o seni dövecek değil ya” deyiverir.
Genelde anneler, çocuklarından bir şey isterken istedikleri şeyin yerini kendileri bildikleri için, çocuğa da biliyormuş muamelesi yaparlar. “şurdan şunu uzatsana!” –“nerden neyi!!!”

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖZGÜVEN ve ÖZGÜVENİN GELİŞTİRLMESİ

Herkes çocuğunun, kendine güvenmesini, toplumda kendini iyi ifade etmesini, çekinmeden ihtiyaçlarını karşılayabilmesini ister. Fakat nasıl olacak bu iş?
Çocuğumuzun kendine güveni bir gecede oluşmaz ve tek bir şeye bağlı değildir. Fakat büyük oranda anne baba tarafından şekillendirilir. Çocuklarımızla kurduğumuz etkileşim, büyük bir yapının tuğlalarını tek tek yerleştirmek gibidir. Yapının tümü için tek tuğlanın önemi neyse, çocuk yetiştirmekte anne babanın en ufak davranışlarının rolü de odur.
Anne baba öğretmek istediği her davranışta dikkatli olmalıdır. Bir ustanın çırağına sanatını öğretmek için sabırlı ve kararlı davranması o çırağın ileride ustasını geçmesine vesile olduğu gibi anne babanın da bu hasiyetle yaklaşması çocuğun kendine güven kazanması açısından önemlidir. Usta çırağının her yanlışını uyarmaz, öncelikle doğrularını görür ve teşvik eder. Beğenildiğini gören çırak da işine dört elle sarılır, ustasına benzemek ve ona yetişmek için tüm yeteneğini ve çabasını ortaya koyar. İşte aynen bunun gibi, anne baba da çocuklarının yaptıkları her güzel işi teşvik eder, her yanlışı abartmazlarsa çocuklarda olumlu gelişme kaçınılmaz olur. Böylece her şartta sevildiğini hisseden çocuklar, hayatta her zaman bir adım öndedirler. Sağlıklı bir kimlik geliştirmenin en büyük yardımcısı sevildiklerini bilmektir. Eğer, çocuklar, sizin dünyanızdaki yerlerinin güvenli olduğunu bilirlerse, daha büyük bir dünyaya da güven içinde geçebilirler.
Anne baba çocuğa sürekli sorumluluklarını anlatırlarsa sorumluluk çocuğa ait olmaktan çıkar, anne babaya ait olur. Çocuk, ödevini yapmak yerine anne babasından gelecek işareti beklemeye başlar. Anne “hadi ödevini yap” demeden ödeve başlamaz. Hatta başlasa bile yapamadığını söyleyip, annesinden yardım bekler. Zamanla anne ve baba çocuklarının iyiliği adına çocuklarının yapması gereken her türlü görev ve davranışı üstlenmiş olurlar. Anne eğer, çocuğun yapabileceği, ama nazlanmak veya ilgi çekmek için yapmadığı ödevine yardım ederse, çocukta ders çalışma disiplini oluşmaz. Çocuk kendine güvenmezler, büyüyemezler. Örneğin, 15 yaşına geldiklerinde belli başlı sorumluluklar verilse bile geç kalınmış olur. Netice istendiği gibi gelişmez, sorumluluk bilinci yeterince oturmaz. Beklenen davranış, yeterli olgunlukta gözlenmez. 15 yıllık birikimi bir iki ay gibi kısa bir sürede kökten değiştirmek hayal olur, sonuçta hayal kırıklığına uğrarsınız.
Çocuğunuzun yapması gereken işleri siz daha hızlı, temiz, güzel ve doğru yapabilirsiniz; fakat çocuğunuz kendi işini yapmayı nasıl öğrenir? Böylece çocuğunuzun gelişmesi engellenir.
Çocuğumuza özgüven ve sorumluluk duygusunu verebilmek için onlara mücadele edebileceğimiz uzaklıkta, ama asla işine karışan durumunda olmamalıyız. İşte o zaman çocuklarımız büyümeye, sorumluluk duygusu kazanmaya, kendilerine güven duymaya başlayacaklardır. Sabır, güven vermede en önemli basamaktır. Bizler bir işi çocuğumuzun yapmasını sabretmiyoruz. Kendi küçüklüğümüzü hiç hatırlamıyoruz. İlkokula yeni başlayan çocuğumuz tam hikaye kitabından heceleyerek bir cümle okuyacağı sırada atılıveriyoruz ve hemen okuyoruz cümleyi. Çocuğumuzun hevesi kırılıyor, ama biz ondan hızlı ve düzgün okumanın gururunu yaşıyoruz. Bazen de “ne kadar yavaş okuyorsun hadi biraz hızlı ol” diyoruz. Ama onun “yeni öğreniyor olduğunu” unutuyoruz.
Bazen mahallemizde oturan, durumları bizden daha kötü olan insanları düşünürüz. İç içe olduğumuz insanlardan ne kadar şanslı ve imkanlarımızın onlardan ne kadar çok olduğuna şükrederiz. Ama gel gelelim, bizim oğlumuz onların oğlundan daha pısırıktır. Onların oğlu, küçük yaşına rağmen her yerden haberdar ve her işi tek başına yapabilirken, bizimki bakkala bile gitmekten çekinmektedir. Peki, komşunun oğlunun böyle olmasının nedeni ne olabilir? Belki durumları kötüdür ama bu kötü durumdan kurtulmak için çabalamaktadırlar.

ÇOCUKTA ÖZGÜVEN OLUŞMASINI ENGELLEYEN FAKTÖRLER
1. ÇOK YÜKSEK BEKLENTİLER: Çok yüksek beklenti içine girdiğimizde istediğimiz davranışları anında göremediğimizden çocuklarımızı kenara itebiliriz. Bu da onları kendine güvensiz hale getirebilir. Başarıları tek taraflı düşünmemeliyiz. Biz çocuğumuzdan yazmaya ilk başladığı anda keskin çizgiler çizmesini beklersek, onun yamuk çizgilerini gördüğümüzde hayal kırıklığına uğrarız. Çocuk da bizim beklentilerimize cevap veremediği için kendini kötü hisseder ve işini yapmak istemez. Çocuğumuz bir dersinden 2 almıştır siz ikinci sınavda 5 almasını istersiniz. Eğer hedefi aşama aşama artırmazsanız, çocuk, ikinci sınavda 5 alamayacağına göre çalışmayı tümden bırakacaktır. Birinci basamaktan on beşinci basamağa atlamasını beklersek, ya çocuk hiç atlamaz veya atlar, üstü başı perişan olur. Çocuğumuz robot değil, ona bir şeyleri öğretmek zor olduğu kadar zevkli de. Nihayetinde “çocuk istediğin gibi değil, yetiştirdiğin gibi olur.” Emeklemeye başlayan bir çocuğun yakınına bir oyuncak koyarsanız onu almaya çalışır. Ama çok uzağa koyarsanız, onu görse bile alamayacağını düşündüğü için hiç uğraşmaz.

2. OLUMSUZ BEKLENTİLER: EĞER YAPABİLECEĞİNİ DÜŞÜNÜYORSAN YAPABİLİRSİN, YAPAMAYACAĞINI DÜŞÜNÜYORSAN, HAKLISIN. Çocuğunuzdan yapmasını istediğiniz işler, onun yapabileceğine inandığınız işler olsun. Eğer verdiğiniz işi çocuğunuzun yapamayacağını düşünürseniz, çocuğunuz yapamadığında haklı çıktığınızı ona asla hissettirmemelisiniz. Eğer o bunu hissederse, yetersizlik duygusuna kapılacaktır. Halbuki gerçekten onun yapacağına inanırsanız ve çocuğunuza bunu hissettirirseniz, çocuğunuz elinden geleni yapacak ve o işi başarmaya gayret edecektir.

3. ÖĞRENİLMİŞ ACİZLİK : Öğrenilmiş çaresizlik, bir canlının yapmak istediği bir işi defalarca denedikten sonra hala yapamadığını öğrenip, bir daha deneme gayretine girmediğinden dolayı o işi yapamamasıdır. Bir psikoloji deneyinde büyük bir akvaryum alınıyor. İçine bir büyük ve çokça küçük balık atılıyor. Haliyle büyük balık acıktıkça küçükleri yiyor. Daha sonra, akvaryumun ortasına dikey bir cam yerleştiriliyor. Büyük balık küçük balıkları yemek ve cam bölmeyi geçmek için defalarca deneme yapıyor. Ama cam bölme onu sürekli engelliyor. Tam 28 saat boyunca büyük balık küçük balıkları yemek için çaba gösteriyor. Ama 28. saatin sonunda artık balık uğraşmaktan vazgeçiyor. Artık onları yiyemeyeceğini düşünüyor. Ve cam bölme ortadan kaldırıldığında, küçük balıklar büyük balığın etrafında dolaştıkları halde , büyük balık onları yeme girişiminde bulunmuyor. Saatler geçtiği halde büyük balık onları yeme girişiminde bulunmuyor ve nihayetinde büyük balık açlıktan ölüyor. Bilim adamlar bu deneyle büyük balığa küçük balıktan daha aciz olmayı, yapamamayı, yiyememeyi öğretmiş oldular.
Yine pireler, kapalı bir kapta tutularak eğilitirler. Kendi boyunun 110 katı yükseğe sıçrayabilen bir hayvan olan pire küçük bir kavanozda tutulur. Pire sıçradıkça kafası kapağa çarpar ve nihayetinde kafası acımasın diye ancak kapak kadar sıçramayı öğrenir. Bunu öğrendikten sonra artık kapağı açsanız da açmasanız da pire ancak kavanozun boyu kadar sıçrar. Çünkü artık şartlanmıştır. Kavanoz boyundan fazla sıçrarsa canı acıyacaktır. O da canı acımasın diye az sıçrar.
Mesela sirklerde kocaman fillerin minik bir kazığa bağlı kalabilmelerini nasıl algılıyorsunuz? Fil azıcık kazığa dokunsa kazık yerinden çıkar ama o bunu yapmayı denemiyor bile. Neden? Çünkü onu daha yavruyken büyük bir kazığa mahkum ediyorlar. Fil tüm çabalarına rağmen kazıktan kurtulamıyor. Büyüdüğünde de artık yapamayacağına inanmış olduğu için tekrar denemiyor.
Peki bizler çocuklarımız küçükken onlara “yapma, elleme, dokunma, dağıtma” gibi cümlelerden kaleler örersek, onların o kalın ve yüksek duvarları aşmalarını nasıl bekleriz, hem de küçüklüğünden beri yapamamayı, edememeyi öğretmişken. Çocuk birkaç defa yapamadıysa, yılmadan denemeyi öğrenmeliyiz. “işte gene yapamadın, beceriksiz. Zaten hangi işinle yüzümü güldürdün ki” dememeliyiz. Edison gibi amacına ulaşamadığında pes etmeyi değil, o amaca gitmeyen yolları öğrendiğini göstermeliyiz.
Hedeflerimize ulaşmak için ne yapmalıyız? Önce, hareket etmeliyiz. “Rahatta zahmet vardır, zahmette rahat vardır.” Durgun suların bozulup kokuşması gibi hiçbir şey yapmayan insanlar da bozulup kokuşacaktır. O yüzden harekete gayret etmek gerekir. Nitekim Necip Fazıl bunu çok güzel ifade etmiştir:
“Tohum saç, bitmezse toprak utansın,
Hedefe varmayan mızrak utansın,
Hey gidi küheylan koşmana bak sen
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın…”
Bizler, çocuklarımız için hareket edip onları geliştirmek için çırpınıyorsak onlar da çırpınmayı öğreneceklerdir. Cevelan olmadan cereyan olmaz!

4. ÇİFTE STANDARTLAR: Anne baba olmak bizim çocuğumuzdan farklı hak ve ayrıcalıklara sahip olduğumuz anlamına gelmez. Bazı şeyleri biz yapabiliriz ama çocuğumuz yapamaz. Mesela baba işten gelir çoraplarını kapının arkasına fırlatır, anne ses çıkarmaz. Çocuk okuldan gelir. Akşam babasından aldığı dersi uygulamaya koyar, anne feryat figan. Çocuk da neye uğradığını anlamaz. Baba evde hiçbir işe elini sürmez ama çocuk annesine yardım etmesi konusunda sürekli uyarı alır. Aslında sadece çocuklar için geçerli değil, çifte standartlar. “Yavrum sigara içme.” –“peki babacığım, sen neden içiyorsun?” –“ ben babayım, ben içerim, ukalaya bak sen, sana ne, ben hata yapıyorum sen bari yapma” artık baba aklına ne gelirse sıralar. Çocuk böylece, baba olduğunda, büyüdüğünde vs sigara içilebileceğini öğrenmiş olur. Ama sigarayı bırakmayı düşünmez. Hep konuşulan bir şey vardır: dediğimi yap, yaptığımı yapma! Armut dibine düşer diye atalarımız boşuna söylememiş. Ailede bunu kabul etmek istemeyen anne veya baba “sen kesin babana/ annene çekmişsin. Ben hiç böyle yapmam” demek yerine kendi davranışlarına bir göz atsa iyi olur.
Eve geldiğinizde ne yapıyorsunuz? Her işinizi televizyon açıkken yaparsınız, sonra da ben yapıyorum ama sen yapma dersiniz. Çocuklar sizin onlara ne kadar değer verdiğinizi bilmeden ne bildiğinize değer vermezler. Onlar ne söylediğinizden çok, ne yaptığınıza bakarlar. Siz defalarca “yalan söyleme” deseniz de, sizin “babam evde yok” dedirtmeniz her şeyi yerle bir eder. Çocuğunuz okula gidiyorum diye çıktığında okula gitmezse, ona kızar mısınız?

ÖZGÜVENİ GELİŞTİREN ETMENLER
1. GENİŞ BİR MEKAN: Çocuklara genelde evin en küçük ve karanlık odası verilir. Zaten odayı yerleştirdikten sonra çocuğa çok az bir yer kalır. Çocuk dokunma hissini tatmin edemez. Çünkü küçüklükten beri “dur, dokunma, kırma, elleme” gibi kelimelerle durdurulmuştur. Yapılan araştırmalar, bir çocuğun 18 yaşına gelene kadar yaklaşık 150 bin defa bu tarz cümlelerle engellendiğini ortaya koymuştur. Sonra da anne baba “çocuğumuz çok pısırık, hiçbir yere girip çıkmıyor” diye şikayet eder. Ayda yılda bir gelecek misafirler için ayırdığımız salonlarımızı çocuklarımıza da açalım. Zarar verebilecekleri tüm şeyleri kaldıralım ve o odaya girdiğinde artık ona “yapma, etme” demeyelim. Dokunmayı öğrensin. Bu tadı keşfetsin. Daha sonra ona kıracağı ama canını acıtmayacak şeyler verin. Böylece neleri elleyip ellemeyeceğini yaşayarak öğrenecek ve sizin uyarılarınızdan daha etkili hale gelecektir.
2. ÇOCUKLARI OLDUKLARI GİBİ KABUL ETMEK: Çocuğumuz, temizken, akıllıyken, mantıklıyken, sevimliyken bizim çocuğumuz da kirliyken, tembelken, çirkinken başkasının çocuğu mu? Onlar, bizim 9 ay sıkıntısını çektiğimiz, doğduktan sonra kaç gecelik uykularımızı uğurlarına heder ettiğimiz yavrularımızken biz onlara olan sevgimizi nasıl aır ederiz. “Sarışın olacaksa, 9 ay taşıyayım”, “akıllı olacaksa, uykularımı feda edeyim” diye bir ayrım söz konusu olamaz. Bizim canımızdan bir parçaysa, sevgimizin çiçeğiyse, her halükarda bizim yavrumuzdur. Eşimizle anlaşamasak da, istediğimiz gibi bir çocuk olmadığını düşünsek de o bizimdir. Otistiklerin eğitiminde önce onlarla sessiz sedasız oyun oynarsınız. Onlara kendinizi sevdirir, kabul ettirirsiniz. Sonra zamanla o da size uymaya başlar ve eğitime başlarsınız. Eğer onu olduğu gibi kabul etmeyip saatlerce hiç konuşmadan olduğunuz yerde sallanıp durmasaydınız eğitebilir miydiniz? Her an denetlenen, belli koşulları gerçekleştirdiğinde sevgi gören, her an davranışları kontrol altında tutulan çocuk ileride kişilik bozukluklarıyla karşılaşacaktır. Tikler, saplantılar, korkular kendini gösterecektir. Hastalıklar gün geçtikçe küçük yaşlarda görülmeye başlıyor diye şikayet ediyoruz. 15 yaşındaki kızda ülser görülebiliyor. Ülser, bizim yediklerimizden değil, bizi yiyenlerden oluşur. Bir anne babanın çocuklarına verebilecekleri en önemli hediye MUTLULUKTUR. Çocuklarımızın maddi ihtiyaçlarına gösterdiğiniz özeni ruh sağlıklarına gösterseydik, ileride olumsuz kişilikte birilerine dönüşmezlerdi. Bir şampiyon, yanlışlarını kabul edecek kadar büyük, onlardan yararlanacak kadar güçlüdür.
3. ÇOCUKLARIN GÜZEL YANLARINI KEŞFETMEK: Çocuğunuzdaki en önemli özellik nedir? Çocuğunuz en iyi hangi işi yapar? Hadi kısa süre düşünerek cevap verin. Peki, çocuğunuzun olumsuz yönleri nelerdir? Çocuğunuzdaki eksiklikler ve yanlışlıklar nelerdir? Durun, belki de verdiğiniz cevaplar eksik veya yanlış değildir. Lütfen bunları sıralamadan önce bir daha düşünün. İyi yönleri sıralarken duraksadınız ama kötü yönler bir çırpıda çıktı ağzınızdan. Acaba çocuğunuzun kötü yönleri iyi yönlerinden fazla mı da bunları bir anda sıraladınız? ÖDEV : anneler bir hafta boyunca çocuklarındaki sadece güzel davranışları görmeye çalışsınlar ve takdir etsinler. Babalar da eşlerinin hiçbir eksiğini görmesinler, güzelliklerini görüp teşvik etsinler. Bu ödevi yapınca göreceksiniz ki, karşı tarafta olumlu ve hızlı gelişmeler olacaktır.
4. ÇOCUKLARINIZA GÜVENMELİSİNİZ: Anne baba olarak biz onlara güvenmeliyiz ki onlar da kendilerine güvensinler.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SORUMLULUK DUYGUSU

Sorumluluk kazandırmak sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Bazı şartlara sabırla uymak gerekir.

AŞIRI İYİ ANNE BABA OLMAK
Bazı anne babalar çocuklarına karşı o kadar iyi oluyorlar ki, çocuğun her dediğini anında yetiştirmek için seferber oluyorlar. Sabah uyanmasından, akşam uyumasına kadar her an çocuğun peşinden ayrılmıyorlar. Çocuk kendini tek parmağıyla dünyaları ayağına seren sihirli bir güç olarak algılamaya başlıyor. Yemeğini anne yediriyor, kıyafetini anne giydiriyor, ayakkabısını baba bağlıyor,çantasını baba taşıyor, defterini, kitabını evde unuttuğunda baba okula getiriyor. Çocuk biraz büyüdüğünde şikayetler de başlıyor: “bizim çocuk tek başına bir iş yapamıyor” diye.
Anne baba çocuğun etrafında pır dönerse her işlerini onun yerine yaparsa çocuk, kendi işini kendi yapmayı ister mi? Buna özenir mi? Başarma duygusunu tadamadığı gibi, kendine güven ve sorumluluk duygularını da kazanamaz.
İlköğretim öğrencisinin dişleri olduğu halde elma yiyemediğine şahit oldunuz mu hiç? Çocuk, elmayı ağzında evirip çeviriyor, ama yiyemiyor. Çünkü annesi elmayı hep püre halinde yedirmiş. Çocuğuna merhamet edip iyilik yapmış ama çocuk dişlerini nasıl kullanacağını bilmiyor!
Bir diğer öğrenci ayakkabılarını nasıl bağlanacağını bilmiyor. Çünkü ayakkabılarını hep babası bağlamış. E bu çocuk her yere babasını da mı götürecek?
Çocuklarda biraz naz da oluyor. Mesela iki çocuk oynarken düşüyorlar. Etraflarına bakınıyorlar. Eğer birileri onlara doğru vah vah mimiğiyle yaklaşıyorsa, basıyorlar çığlığı. Yok, etrafta dikkatlerini çektikleri kimsecikler yoksa ağlamadan kendileri kalkıyorlar.
Hiçbir ebeveyn yavrusunun acı çekmesini istemez. Fakat kendi ayakları üzerinde durmasını ister. Bunun için bazı acılarla kendi başına baş etmesine müsaade etmelidir. Bir adam bir gün, bahçede dolaşırken, bir kelebeğin, kozasından çıkmaya çabaladığını görür. Onun bu gayretine yardımda bulunmak için kozanın kenarını birazcık açıverir. Kozasından kolayca çıkan kelebek hemen uçacağı yerde, kıvranmaya başlar. Adam sonradan öğrenir ki; kelebekler kozalarından çıkarken, kanatlarını güçlendirirler, uçuşa hazır hale getirirler. Adam güya kelebeğin kozadan çıkışını kolaylaştırdı ama, onu uçuramadı. Kelebek de bir günlük ömründe gökyüzünü tadamadı.
İyilik yapacağız derken kötülüğe sebep olmayalım. Her isteği, ailesi tarafından emir telakki edilen çocuk, ileride, sürekli yardım bekleyen, kendi beceri ve yeteneklerine güvenmeyen biri olur.

ELEŞTİRMEK
Çocukların risk almak, başarısızlığa uğramak ve reddedilmekten ne kadar korkacaklarını belirleyen şey, genellikle yetiştirilme tarzlarıdır.
Çocuklar, sürekli eleştiriye maruz kalırlarsa, genellikle başarısızlık korkusu geliştirirler.
Çocuklar, en çok anne babalarından duydukları şeylere inanma eğilimindedirler. Anne baba çocuğuna bir şeyi başarabileceğine dair güvenir ve bunu ona hissettirirse, çocuk bunu gerçekleştirebilmek için var gücüyle çalışır. Eleştirirse çocuk da “ben nasıl olsa bunu yapamam” der ve içine kapanır. Eleştiri güvensizliğin belirtisidir. Bir çocuğa bağırdığınızda, onu kızgınlıkla eleştirdiğinizde yada kişiliğine saldırdığınızda, anda bir daha yeni şeyler denem yada risk alma cesareti kalır mı?
Kendimizi onların yerine koyup bir an düşünelim: çocuklarımız eğer ergenliğe girmemişlerse bizden oldukça kısadırlar. Kendiniz oturun ve eşiniz de sizin yanınızda ayakta dursun ve size kızgınlıkla bir şeyler söylesin. Neler hissettiniz? Ona bakmakta zaten zorlanıyordunuz, artık bakış açınızı olumluya çevirmekte de zorlanıyor olabilirsiniz.
Çocuklar başarıları yada başarısızlıkları ne olursa olsun, anne babaları tarafından koşulsuzca sevildiklerini bilmek isterler ve bu çocukların yaş sınırı yoktur. Orta yaşlı olabilirsiniz ama hala ailenizin sizden övgüyle bahsetmesi sizi onurlandırır.
Çocuklarınızı başkalarının yanında asla azarlamayın. Eğer, onları başkalarının yanında küçük düşürürseniz, çocuğunuzda, kendine güvensizlik, aşağılık kompleksi yada kalabalıktan kaçma gibi kişilik bozuklukları oluşabilir. Başkalarının yanında küçük düşürülen çocukta “intikam alma duygusu” uyanacaktır. Bu nedenle çocuk, evde misafir varken, gezmeye gittiğinizde, sizden intikam almak için hiç beklemediğiniz bir davranışlar gösterebilirler.
Karşılığını beklemeden gülümseyin; büyük ihtimalle karşınızdaki de size gülümseyecektir.

HATA YAPMA CESARETİ GELİŞTİRİLMELİDİR
Anne babalarda çocukları hakkında “kendi başına karar verebilir” inancı olmalıdır. Böylece çocuk, karşılaştığı problemleri daha kolay çözebilir. Zorluklar karşısında yılmadan mücadele edebilir. Özgüveni artar. Çünkü hata yapmaya fırsatı vardır. “benim çocuğum hata yapamaz. Her şey tam ve kusursuz olmalı” dersek, çocuğumuzun cesareti kırılır. Her iş gözünde büyür ve asla yapmayı göze alamaz. Girişimciliği önlenir, özgüveni kaybolur, çekingen bir hale gelir. Hata yapmamak için hiçbir şey yapmamaya başlar.
Çevremizde başarısızlığa uğramamış, bir tek bile başarılı insan bulamazsınız. Fakat başarıya ulaşmamış, bir çok insan görebilirsiniz. (Abraham Lincoln)
Bazı insanlar başladıkları işleri en ufak bir zorlukla yüz yüze kaldıklarında bırakırlar. Başarıya ulaşamayan insanların çoğu, başlamadan pes eden insanlardır. Başarılı olanlarsa, sonuna kadar mücadele edenlerdir. ( nasıl ki: Doktora gittiğimizde, verilen ilacı birkaç gün kullandıktan sonra “tamam artık iyileştim” diye bırakırsak, hastalık kısa süre sonra tekrarlar. Fakat ilaçların acılığına aldırmadan sonuna kadar kullanırsak tedavi olmuş oluruz.) O başarılı insanlar, çocuğun kendi başına iş yapmasını teşvik eden, onu hata yapsa bile yüreklendiren anne babaların çocuklarıdır. Bu tip anne babalar da sorumluluk sahibi, yaptığı işin sonucunu düşünen anne babalarda çıkar. (paşalar, genelde “paşa oğlum” diye sevilen çocukların arasından çıkar.)

SORUMLULUK VERİN
Sorumluluk hissi büyümenin bir parçasıdır. Çocuğumuza ne kadar sorumluluk veriyorsak o kadar çok büyüyordur. 12 yaşındaki oğlunuza iş yerinizin anahtarını teslim edebiliyorsanız, o büyümüştür. Bu güveni size verebilmiştir. Fakat 22 yaşındaki çocuğunuza hala anahtar bırakamıyorsanız, hatta onun yapması gereken işleri bile üstleniyorsanız, oğlunuz yaşça büyümüştür, fakat sorumluluklarını alamamıştır.
Aşırı iyi anne babalar tarafından yetiştirilen çocukların sorumluluklarını tam olarak yerine getiremediklerini daha sık görürüz. Bir öğrencimiz, resim dersine dokümansız geliyordu. Çoğu arkadaşı malzemelerini getirdiği halde o ısrarla getirmiyordu. Sonra oturup konuştuk. Eski okulunda resim öğretmeninin, toplu halde tüm malzemeleri aldığını, kendi dolabında sakladığını, derse gelirken de onları getirip çocuklara dağıttığını anlattı. Yani çocuğun sorumluluğunu öğretmen üstlenmişti. Evde ise bu sorunla daha fazla karşılaşılabiliyor. Anne, çocuğu liseye hatta üniversiteye gidene kadar, onun her ihtiyacını karşılıyor. Odasını topluyor, sabahları kaldırıyor, yemekleri onun isteğine göre hazırlıyor, çocuk bir yanlış yaptığında onun yerine hatasını düzeltiyor ( bu konuda öğretmenleriyle tartışmaya bile giriyor),… ve sonra da çocuk 15 yaşına geldiğinde tüm sorumluluklarını hemen üstlenmesini, yaşına uygun davranmasını bekliyor. Ben bunun sıkıntısını üniversiteyi kazandığımda yaşadım. Evde ders çalışayım, sınava hazırlanayım, kitap okuyayım diye, anne bize pek iş yaptırmazdı. Ev hanımı olduğu için her işimizle fazlasıyla ilgilenir, işe elimizi deydirmezdi. Üniversiteyi kazanıp ailemden uzak ev hayatı yaşamaya başladığımda çok zorlandım. Yemek yapmayı bilmem, temizlik zar zor yaparım, faturalar, dersler, sabah erkenden kalk, kahvaltı hazırla, uykulu gözlerle ye, hazırlan, derse yetiş, akşam geldin yemek yok derken çok yoruldum. Hatta “annem çalışan bir bayan olsaydı keşke de biz de başımızın çaresine bakmayı erken yaşta öğrenseydik” dediğim bile çok olmuştur. Nihayet şimdi öğrendik ama ilk başlarda çok zorlandım.
19 yaşındaki genci hala sabahları annesi kaldırır. İyi kaldırsın da bu genç kendiliğinden uyanmayı ne zaman öğrenecek? Yoksa yanında çalar saat yerine annesini mi taşıyıp duracak?
Kız telefonda saatlerce konuşur. Telefon faturası çok geliyor diye anne telefona şifre koydurur. Peki kız az konuşmayı öğrenmiş olur mu? Bir boşluk yakaladığında yine uzun uzun konuşmaz mı?
Bir aile ise lisede okuyan kızlarına günlük harçlık vermektedir. Çünkü kızları haftalık harçlığını bir anda bitiriyormuş. Peki bu kız üniversiteyi kazandığında da günlük harçlık mı gönderecekler? Bu kız elindekiyle bir süre geçinmeyi ne zaman ve nasıl öğrenecek?
Zamanında görev ve sorumluluk verilmeyen çocuklar, çok üstün zekalar olsalar bile sorumluluk hissini yeterince taşıyamıyorlar. Çocuklarımızın büyüyebilmesi için, onların yaşlarına, fiziki yapılarına, yetenek ve kapasitelerine uygun görev ve sorumluluk vermek gerekiyor. Bu sorumlulukları zamanında verdiğinizde çocuğunuza sorumluluklarını hatırlatıp dururken kendinizi yıpratmaktan kurtulursunuz. Anne babaya “yemek hazırla, işe git” diyen yok ama onlar görevlerini yapıyorlar. Çocuğunuza da sorumluluklarını zamanında verirseniz, ona da ödevlerini yapması, ders çalışması gerektiğini hatırlatmak zorunda kalmazsınız.
Evle ilgili bazı işleri yaptığında ona para vermek de pek akıllıca değildir. Zira, kimse anne babaya ev işlerini yapıyorlar diye para vermemektedir.

HER ŞEYİ KONTROL ALTINDA TUTMAYA ÇALIŞMAYIN
Bazı anne babalar çocuklarının her yaptıklarını bilmek isterler ki, çocukları yanlı yaptığında hemen haberdar olsunlar ve hemen yanında olsunlar. Tabi her yaptığını bilmesi için anne baba çocuktan, sadece kendi komutlarıyla hareket etmesini isteyecektir. Böylelikle çocuğun ne yaptığını her zaman bilmiş olacaktır.
“otur çocuğum” otursun, “kalk çocuğum” kalksın, “yürü çocuğum” yürüsün, “nefes al çocuğum” alsın. Böylece çocuğun her şeyi denetlenmiş olur. Bu tarz anne babalar çocuğun her an her yerde kendisine ihtiyacı olduğunu düşünürler ve çok aşırı korurlar. Çocuğa, çocuğun iyiliği için baskı yaparlar.
Çocuk, cam bir eşyayı kaldırıyor, “dikkat et evladım, kırmadan götür.” Çocuk onun cam olduğunu ve düştüğünde kırılacağını bilmiyor mu? Bildiği şeyler için çocuklarımıza neden öğütler veririz ki?
Anne baba aslında her şeyine karışırken aslında iyi niyetle yola çıkıyorlar. Korusunlar, doğruyu hatırlatıp, çocuğun olumlu davranış geliştirmesini sağlasınlar. Ancak sürekli yaptığına karışılan çocuk, artık karşı çıkmaya, direnç göstermeye başlar. Zor durumda kaldığında, kontrolden uzaklaşmak için kaçar, yalan söyler, çalmaya bile meyleder. En önemlisi çocukta özgüven gelişmez.
Aileler, genelde çocuklarının onları anlamadığından ve ileride tüm emeklerini hiçe sayıp onları unutacaklarından yakınırlar. Çocuk her ne kadar annesini babasını çok sevdiğini söylese de onlar, ısrarla “şimdi seviyorsun ama ileride evlendiğin kişi bakalım bizi sevmene fırsat verecek mi? Sen evlenince bizi unutursun.” Derler. Çocuk evlendiğinde eşine biraz zaman ayırsa aile, kehanetlerinin doğrulandığını çocuğun yüzüne vururlar. Anne babasına fazla zaman ayırsa kendi ailesini ihmal eder. Bu dengeyi kuramaması için küçüklüğünden beri şartlanmıştır. Eşiyle çok mutlu olduğu zamanlarda bile suçluluk duyar.
Çocuklarınızı kontrol edeyim derken, günlüklerini gizlice okumayın. Yaptığı şeylerden pişman olmayacağına, pişman olacağı şeyleri yapmayacağına güvenmelisiniz. Çocuk size güvenmezse, özgüveni nasıl kazanacak?

ÇOCUK HATALARINDAN DERS ALMALIDIR
Çocukların hata yapmalarına fırsatlar vermeliyiz dedik. Çocuk hata yaptı diyelim. Peki nasıl bir tavır sergileyeceğiz?
Çocuklar yaptıkları hatalardan ders çıkarmalıdırlar. Fedakarlık yapalım derken, onların suçlarını üstlenelim demeyelim. Çocuk yanlış yaptığında karşılığını görmelidir. Örneğin sokakta top oynarken, komşunun camını kıran çocuk o camın parasını kendi cebinden ödemelidir. Siz ona acıyıp, cam parasını kendi cebinizden öderseniz, tekrar aynı yerde top oynamaya devam edecektir. Bu konuda evde yaşayan diğer büyüklere de dikkat edilmelidir. Genelde büyük anne ve büyük babalar, torunlarına kıyamadıkları için, ve bazen anneler babalar da, çocuğa yardım etmek isterler. Böylece babanın vermek istediği sorumluluk bilinci yarıda kalmış olur.
Anne baba olmak kolay değildir. Çocuklarınızın nasıl insanlar olacağı konusunda her hangi bir güvenceniz yoktur. Gün gelecek hepimiz geriye dönüp baktığınızda çocuklarınızı iyi yetiştirmek için elinizden gelen çabayı harcadığınızdan emin olmak isteyeceksiniz. Çocuklarınız istediğiniz gibi değil, yetiştirdiğiniz gibi olacaklardır.
Bazı babalar, çocuk eğitiminin sadece annenin işi olduğunu sanırlar. Baba ekonomik rahatlık sağlayacak anne çocukları yetiştirecektir. Halbuki, bir sandal tek kürekle ne kadar yol gidebilir? Hadi çok uzun yol aldı diyelim peki nasıl bir yol alır hiç düşündünüz mü? O sandal tek kürekle bir daire çizer ve başladığı yere döner. Dairenin büyüklüğü küçüklüğü önemli değildir. Önemli olan onca çabaya rağmen gelinen noktadır.
Bir çiçeği, karanlık bir odada sadece sularsanız o çiçek çürür. Güneşin altında susuz bırakırsanız kurur. Güneşin hem suya hem güneşe ihtiyacı vardır.

HAYATINIZI KENDİNİZ BELİRLEYİN
Bazı anne babalar çocuklarının eksiksiz olmasını isterler. Bunu bazen “başkaları ne der?” düşüncesiyle yaparlar. Başkalarının ne düşündüğü aslında önemli değildir. Önemli olan çocuğun kendi eksiğini düzeltmek için gayret göstermesi değil mi? Öyleyse bırakalım çocuklarımız başkalarını düşünerek değil, kendi yanlışlarını görerek, düzelterek, daha iyi olmayı hedefleyerek büyüsünler.
Bir gün Nasreddin Hoca, oğluyla birlikte eşeğe binmiş, gidiyorlar. Başkaları bunlara bakıyor ve “bak ne insafsız insanlar var, iki kişi birden zavallı hayvana binmişler, bari biriniz inip yürüsün.“ Nasreddin Hoca oğluna inmesini söylüyor. Biraz sonra yine başkaları, “aa şuna bak, koca adam eşeğe binmiş, çocuğu yayan yürütüyor.” Bu sefer Nasreddin Hoca iniyor, oğlunu bindiriyor. Bu defa başkaları “şuna bak! Delikanlı eşeğe binmiş, ihtiyar babasını yürütüyor.” Demişler. Bu sefer ikisi birden eşekten inmişler, eşeğin yanında yürümeye başlıyorlar. Yine birileri “şunlara bak, yanlarında eşek varken yayan yürüyorlar” diyor.
Nasreddin Hoca hikayesinde olduğu gibi, başkalarını mutlu etmek mümkün değil. Her şıkkı denediği halde yine de eleştirecek bir şey buldularsa, önemli olan, kendinize göre doğru olanı yapmaktır. İnsanları memnun etmek için kendimizi onların beklentilerinin rüzgarına ne kadar kaptırıyoruz?
Hayatınızı eğer başkalarının sizden beklediklerine göre yaşarsanız, kendinizi kullanılıyor gibi hissedersiniz? Kendi yaşamınızı kendiniz kontrol etmelisiniz. Her insanın bir sınırı vardır. O sınırı aşmalarına müsaade etmeniz demek kendinizden taviz vermeniz demektir. Kendinizi ve çocuklarınızı iyi tanıyorsanız, sınırlarınız da biliyorsunuz demektir. Tabi ki başkalarının bize söylediği şeyleri dikkate alacağız; fakat bu sözler bizim sınırlarımızı aştığında da “hayır” demeyi becereceğiz.
Çocukların yetişmesinde ailelerin rolü çok büyüktür.
Bazı aileler yarış havasındadırlar: “hadi bakalım o yaptı sen de yap!”
Bazıları işbirlikçidir: “beraber yapın, arkadaşınla beraber oynayın!”
Bazı aileler düşmanca yaklaşır: “Falanca bana şunu yapmıştı!”
Bazı aileler baskıcıdır: “güneş batmadan evde ol!”
Bazıları özgürlükçüdür: “hadi çocuğum sabah kadar gez!”

Çocuklarımızı sahip olduğumuz değerlere duyarsız kalmadan fakat, toplumun genel kurallarına ve genel doğrulara göre yetiştirmemiz gerekir. Belki toplum olarak bizim bildiklerimiz de yanlış olabilir. Bildiklerinizle yetinmemeli ve kitaplardan genel doğruları öğrenmeliyiz.
Bazı anne babalarda çevrenin en iyisi olma takıntısı olabilir. Her şeyin en iyisi olmayabilirim ama yaptığım şeyi en iyi yapmaya çalışırım.
Her nesil, bir önceki neslin değerlerini emanet ettiği bir yerdir. Yeni nesil bu değerleri sınamalı, gerekmeyenleri ortadan kaldırmalı, kalanları ise yeni değerlerle kaynaştırıp kullanmalıdır. Değişim böyle sağlanır.

“SEN BİZİM İÇİN ÖZELSİN”
Çocuklar, “özel” olduklarına inandıklarında her şeyi yapabilirler. Her zaman “insanı engelleyen en büyük şey, kendisidir” deriz. “insan kendini aştı mı her şeyi aşar” deriz. Ama söylediklerimizi pek yapmayız. Bu da bizim zorunlu başarımızı engeller.
Sizin çocuğunuz yaramaz da olsa, tembel de olsa, arkadaşlarıyla sorunları da olsa, sizin istediğiniz şekilde davranmasa da,zayıfı da olsa, sınavlarda istediği(niz) puanı alamasa da, üniversiteyi kazanamasa da o sizin çocuğunuzdur. Ve mutlaka herkeste olmayan, ama onun çok güzel yaptığı bir özeliği vardır. dersleri zayıftır ama çok saygılıdır, çok sinirlidir ama çok şefkatli de olabilir. Anne baba olarak bizim bu yönlerini çocuğumuza hissettirmemiz, bunları keşfetmesine yardımcı olmamız gerekir. Hatta arkadaşlarınıza karşı da çocuğunuzun “özel” olduğunu hissettirmeniz, çocuğunuzun özgüvenini artırır. Çocuğunuz sizin ona duyduğunuz güveni ve sevgiyi başkalarından duymaktan dolayı çok mutlu olacaktır.
Çocuğunuz “ her şeye rağmen, ne kadar hata yaparsam yapayım, ben annemin ve babamın yanında özelim. Onların yanında benim her zaman bir yerim var. Hata yapsam bile bu hatanın üstesinden gelmek için beraber çalışırız. Ama hatam yüzünden beni yok saymazlar, evlatlıktan atmazlar, hakaret etmezler.” Diye düşünebiliyorsa, bir çok sorunun üstesinden başarıyla gelecektir.
Abraham Lincol’un oğlunun öğretmenine yazdığı mektubu oku. (OKUL EVDE BAŞLAR SYF: 102)

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SORUMLULUKLARINI GECİKTİREN ÇOCUKLARLA BAŞA ÇIKMA

Çocuğa her hangi bir şeyi dayatmak, genelde tartışma küskünlük ve baş kaldırma ile sonuçlanır. İletişimimiz sevecen, yardımsever ve olumlu olursa, çocukların işleri kabul etmesi daha kolay olur. Kararlı ve anlayışlı olmak bizi çözüme biraz daha yaklaştırır. Anlayışlılık çocuğa duyulan saygıyı, kararlılık da işe duyulan saygıyı gösterir.
Eğer çocuklarımız yapmaları gereken işleri erteliyorlarsa, öncelikle kendi halimize bakmalıyız. Eğer biz de bazı durumlarda yapmamız gerekenleri erteliyor ve bazı konuşmalara kulak tıkayabiliyorsak, çocuğumuzun ertelemesi doğaldır. Kendi işlerimizin zamanını planladıktan sonra, çocuğumuza o işin nasıl yapıldığını göstermeliyiz. Belki de gerçekten işi nasıl yapacağını bilmediği için yapamıyordur. Mesela, düzenli bir oda nasıl olur? Bir hafta sonu çocuğunuzla birlikte odasını derleyin. Sonra da düzenin ne demek olduğunu ve ne işe yaradığını onun anlayacağı şekilde anlatın. Çocuğunuzun sevgi diline göre, örneğin çocuğun sevgi dili, fiziksel temas ise, o dağınıklıkta ayağını her attığın yerde kitaplar, kayan kalemler vs, gibi dokunduğunda rahatsız olacağı şeyleri hatırlatın. Bu konuda bir de, çocukları eşyaya boğmamak lazım. Çocuk vitrinde bir oyuncak araba beğenmiştir. Aile çocuğa 3-4 farklı araba alır. Öyle bir zaman gelir ki çocuk artık en sevdiği arabayı odada bulamamaya başlar. Ve anneden sitem sözleri duyulur: “bıktım şu oyuncaklardan, ne dağınık çocuksun!” (Futbolcuya değil, topa vurmak gerek!)
Ertelediği işi neden ertelediğini de araştırmak gerekir. Ödevini yapmıyorsa, gerekli bir materyali mi eksik, konuyu mu anlamamış, unuttu mu, dikkat çekip yardımınızı almak mı istiyor, asıl sorun nedir, onu bulmak lazım. Mesela çocuğunuz, matematik ödevini yapmak istemiyor ve hep geciktiriyor, geçiştiriyor. Bir izleyelim, neden yapmak istemiyor?
Matematiği sevmiyor olabilir.
Konuyu anlamamış olabilir.
Defterini, kitabını okulda, arkadaşında unutmuş olabilir.
Ödevi olduğunu unutmuş olabilir. (ki böyle bir durumda odasına yazılı notlar almanız faydalıdır.)
Televizyona dalmış olabilir gibi daha bir çok madde sıralanabilir. Bu maddeleri tek tek ortadan kaldırıp asıl nedeni bulmak gerekir. Örneğin, televizyon kapatıldığında sorun devam ediyor mu?
Asıl nedeni bulduktan sonra ortadan kaldırmak daha kolay olur.
Bir de çocuklarımızın öncelikle yaptıkları olumlu davranışları yüreklendirmek gerek. Ama maalesef, büyüklerin dikkatini çekmenin en kolay yolu hata yapmaktır. Olumlu davranışına “aferin” veya ona uygun küçük bir ödül alan çocuk, bu davranışı sürdürür. Ama siz olumsuz davranışı cezalandırırsanız, cezanın olmadığı yerde davranış tekrarlayabilir. Bir de sorumlulukları yerine getirmesi için konulan kurallar gerçeği yansıtmalıdır. Çocuğun yapamayacağı kurallar konulmamalıdır. “odanı toplamazsan seni teyzene götürmem! – götürme zaten ona gitmek isteyen kim?” veya “ödevini bitirmeden televizyon izlemek yok!” iyi de televizyon, çalışılan bilgilerin %50’den fazlasını unutturur. Çalıştıktan sonra unutması için mi televizyon izleyecek? En iyisi ödevine başlamadan önce haber saatine kadar izlesin. Haberlerden sonra ya diziler başlar, ya maçlar. İkisinin de çocuğa faydası olmadığına göre, dersinin başına oturabilir. Ancak bu kural, konulmalı ve uygulanmalıdır. Konulan fakat uygulamaya geçirilmeyen kurallar sizin evdeki otoritenizi sarsar. Koyduğunuz kuralların gerekçesini açıklamanız onların uygulanırlığını artırır. Sorumluluğunu yerine getirdikten sonra, büyük işlere büyük ödüller, küçük işlere küçük ödüller verin.
Çocuk eğer, işi gözünde büyütüyor ve nereden başlayacağını bilemiyorsa, ona şöyle sorabilirsiniz: “bir elma nasıl yenir, tek lokmada mı? Okula nasıl gidilir? Tek adımda mı? Nasıl elmayı parçalayarak yiyor, okula adım adım yürüyerek gidiyorsak, işlerimizi de aniden bitiremeyiz ve adım adım ilerleriz. Öncelikle bize acilen lazım olan basamaktan başlamamız gerekir.” Yapılması gereken işler çoksa öncelik sırasına koymak işimizi kolaylaştırır.
Rahatta zahmet vardır, zahmette rahat vardır. Yani biz bir iş yapıyorsak, onu yaptığımız için mutlu oluruz ve rahat hissederiz kendimizi. Ama eğer yapmamız gereken bir işi yapmıyorsak, “ay şunu yapacaktım, yapmadım, eyvah hala yapmadım, vakit de az kaldı ama çok zor….” Gibi bahaneler söyleriz ve belki 10 dakikalık işi ertelediğimiz için 10 gün sıkıntı çekeriz. Erteleme genelde utanç ve kaygı ile beraber dolaşır.
Çocuğunuz küçükse işleri eğlenceli hale getirebilirsiniz. “hayat güzeldir” filminde baba çocuğuna esareti oyun gibi gösterdiği için kurtulabilmiştir. Oyun ve eğlence her yaştaki çocuklar için cazip olabilir. Bunu bir yarışma şeklinde de yapabilirsiniz. Mesela oturma odasındaki oyuncaklarını toplamasını defalarca söylemenize rağmen size vaktim yoktu, çok zor gibi bahaneler sunabilir. Bu durumda, odayı bir defalığına birlikte toplarsınız ve kaç dakika sürdüğünü saptarsınız. Böylece ne kadar kolay ve az zaman alan bir iş olduğu kanıtlanmış olur.
Erteleme bir takım korkulardan da kaynaklanıyor olabilir:
Mükemmel olamama korkusu
Yeteri kadar iyi olamama korkusu
Hata yapma korkusu
Birilerini hayal kırıklığına uğratma, beğenileri kaybetme korkusu
Başarısızlık korkusu
Bilinmeyenden korkma korkusu
Yargılanmak, eleştirilmek, cezalandırılmak korkusu
Çok fazla sorumluluk alma korkusu
Duygulardan korkma
Reddedilme korkusu
Yanlış karar verme korkusu
Tüm bu korkuları çocuğunuzla konuşarak ve empatik olarak çözebilirsiniz. Sorumluluk bilinci oluşturmada en önemli faktör, örnek olmak ve çocuğunuzun duygularını anladığınızı belirtmenizdir.
İlişkiyi sürdürmenin iki yolu vardır: ekip olarak ve rakip olarak. Aynı evin içinde kendi çocuğunuzla rakip olursanız, her şey daha da zora girer. Ama ekip olmayı başarabilirseniz, sonuç 1+1 =2 ‘den daha fazla bir şeydir. 11’dir, 111’dir, 1111’dir.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SORUMLULUK GELİŞTİREN DİSİPLİN YÖNTEMİ

Anne baba, çocuklarından herhangi bir şeyi yapmalarını istediklerinde, çocuklar o istenilen şeyi bazen yaparlar, bazen yapmazlar. Anne baba da, çocukları istedikleri davranışı yaptıklarında ödüllendirir; yapmadığında ya sessiz kalır yada ceza verir.
Söylediğiniz sözleri çocuğunuz dinleyemeyecek durumdaysa, uygun zamanı bekleyerek söyleyin. Aksi takdirde sizin için önemli meseleleri bile dinlememe alışkanlığı edineceklerdir. Göz temasında bulunun; karşılıklı etkileşim kurun ve sizi anladığından emin olun.
Ödül veya ceza kullanmayıp, sorumluluk geliştiren disiplin yöntemini uygulayacaksak, nasıl davranmamız lazım?
Mesela, yemek konusundan başlayabiliriz. Çocuk, akşam yemeğinde bilmem hangi önemli işinden dolayı sofraya oturmaz. Anne önce “sana bu akşam yemek yok” dediği halde az sonra elinde bir tabakla çocuğun peşinden koşmaya başlar. Bu durumda çocuk, zamanında yememenin sıkıntısını ve sorumluluğunu almamış olur. Anne birazcık sabırlı olsa da şunu diyebilse:
“çocuğum akşam yemeği için sofra hazır. Yarım saat içinde de yemeği bitiririz. Sonra ben sofrayı kaldırırım. Sofra kalktıktan sonra da sana bir daha yemek hazırlamam. Ayrıca yemekten sonra senin çayla birlikte kek, pasta, sandviç gibi şeyler atıştırmana da izin vermem. Mutfağa girmeni de yasaklarım; sabaha kadar aç kalırsın.”
Çocuk yemediğinde hakikaten sabaha kadar aç kalsa, sabah herkesten önce kahvaltıya oturacaktır. Kahvaltıda bir şey yemiyorsa, öğleye kadar bir şey yedirmeyin; bu defa öğlen yiyecektir. Öğlen de yemiyorsa, akşam yiyecektir. Eğer, öğünlere dikkat etmesini ve doğru beslenmesini istiyorsanız, kararlı ve sabırlı olmak zorundasınız. Belki birkaç gün, belki birkaç hafta çocukta yemek disiplini oluşmayabilir. Ancak anne baba bu tutumunda kararlı ve sabırlı devam ederse, çocuk artık istenilen davranışı göstermeye başlar.
Aslında çocuklar, istisnalar dışında her türlü yemeği yiyebilecek hale gelebilir. Fakat anne baba sabırsızlık göstererek çocuğun onların istediği kadar yemesini beklerler. Yemek aralarında, çocuk yemekte bir şey yemedi diye, pasta, bisküvi, şeker, çikolata vs verirler. Böylece çocuk yemek yememeye başlar. Çocuk artık sadece sevdiği şeyleri yer. Böylelikle anne baba onu yeme özürlü yapmış olur. Adeta bu fizyolojik ihtiyaç, çocukta psikolojik bir ihtiyaca dönüşür. Çocuk yemek yesin diye seremoni düzenlenir. Normalde çocuğuna vakit ayıramadığını söyleyen baba sırf çocuğuna yemek yedirebilmek için, bin bir türlü oyun icat eder. Tabi bu ilgi çocukların hoşuna gider. Hem istediklerini yemiş; hem de oyun oynamış olurlar. Çocuklarınızı, sevdikleri yiyecekleri yedirmek adına, ihtiyaçları olan besinlerden mahrum bırakmayın.
Çocuk, akşam eve geç geldi. Burada “madem geç geldin, hafta sonu sinema yasak!” derseniz; bu doğrudan ceza olur. Mantıklı sonuç ise; “madem ki bugün geç geldin; yarın dışarıya çıkmıyorsun. Çünkü zamanında gelme alışkanlığını kazanamamışsın” demektir. Yaptırım; çocuğun hata yaptığı konuda olmalıdır.

MANTIKLI AÇIKLAMA İLE ÖDÜL CEZA ARASINDAKİ FARK;

Ceza genellikle otorite tarafından verilir.
Çocuğun hatasından dolayı hemen ceza verilirse, çocuk düzelmeyi değil, direnmeyi tercih eder. “Anneciğim, iyi ki beni cezalandırdın; yoksa, yaramazlık yapmaya devam edecektim” demez. Sadece Pazar günü tatil yapabiliyorsunuz. O sabah büyük bir gürültüyle uyanıyorsunuz. Çocuğunuz erkenden uyanmış ve televizyon seyrediyor. Siz bağırıyorsunuz: “Kapat şu televizyonu!” çocuk neye uğradığını şaşırıyor, ya kapatıyor, yada bir süre sonra televizyonun sesi yavaşça açıla açıla yine eski halini buluyor. Siz yine uykunuzdan oluyorsunuz. Bunun yerine o anda çok zor gelebilir ama şöyle desek:
“ Bak yavrum, ben haftada 6 gün çalışıyorum ve çok yoruluyorum. Pazar sabahları uyuyarak dinlenmek istiyorum. Uyurken de dışarıdan gelen yüksek sesleri duyuyor ve uyanıyorum. Bundan dolayı televizyonun sesini sabah sabah duymak istemiyorum. Ya kapıyı kapat, ya sesini kıs ki ben rahatsız olmayayım. Yok eğer, “ben kısık sesle televizyon seyredemem” diyorsan, o zaman televizyonu kapat ve başka şeyle meşgul ol.”
“Bu kadar konuşunca zaten uykum kaçar” diyorsanız, bu kadar konuşmayıp yıllarca uykunuzdan olmayı tercih edebilirsiniz. En azından bunları söylerseniz, çocuğunuz bu yeni davranışı edinene kadar uykunuz kaçar, sonra her şey yoluna girer. Önemli olan, çocuğun televizyonu kapatması değil, çocuğunuzun size direnç göstermeden ve hak vererek doğru davranışı öğrenmesidir.

Ceza bazen keyfi olabilir.
“Ben öyle istiyorum, öyle olacak. Ben anneysem benim dediğimi yapmak zorundasın.” Gibi cümlelerle güç yarışına girmek gereksizdir. Çocuğunuz eşyalarını ortalığa dağıttıysa, “çabuk topla şunları; yoksa hafta sonu arkadaşına gidemezsin!” dersek, çocuk direnç gösterir. Zaten oyuncaklarını toplamamakla hafta sonu gideceği yerin bir ilgisi yoktur. Bağlantılı cezalar verilmelidir. “şu anda temizlik yapıyorum. Odanın ve oyuncaklarının dağınık olduğunu görüyorsun; ben şu anda onları toplayamam. Eğer sen de onları toplamazsan, onları ben toplarım ve 3 gün oynamana izin vermem.” Çocuk eğer, hala toplamıyorsa, siz oyuncakları kaldırın ve dediğiniz gibi 3 gün oynatmayın. 3 gün sonra aynı davranışı tekrarlarsa oyuncaklarını 4 gün yasaklayın. Bir süre sonra öğrenecektir.

Cezalar genel olarak yargılayıcı ve kişiseldir.
Eğer çocuğunuz sizin çok değer verdiğiniz bir eşyanızı kaybettiyse, “niye kaybettin? Bir daha sana bir şeyimi vermeyeceğim! Ne kadar savruk bir çocuksun. Her şeyi kaybediyorsun!” gibi cümleler yerine “kitabımı kaybettin. Onu tekrar yerine koymak için ne yapmayı düşünüyorsun?” dersek, çocuk yargılanmadan ve genellenmeden hatasını kabul eder. “baba o zaman harçlığımdan kes, ben sana yavaş yavaş ödeyeyim” der. Eğer biz çocukların hatalarının üstüne çok gidersek, o hata zamanla suça dönüşür. Hata bir kereye mahsus yapılan yanlış davranışlardır. Herhangi bir kasıt içermez. Ama suç, daha ciddi boyutta, tekrarlanan hatalardır.

Ceza genellikle geçmiş olaylarla ilgilidir.
Karşılaştığımız hatalarda geçmişle ilgili genellemelerden uzak durmalıyız. Saat 16:30 da eve geleceğini söylediği halde 18:00 de gelen çocuğunuza “ben sana kaç kez söyleyeceğim geç kalma diye. Dışarıda bu saate kadar ne işin var. Hep erken geleceğim diyorsun, bir saatine baksan…” gibi uzayıp giden cümleler kurmak yerine; “bak yavrucuğum, ben de senin sokağa çıkıp oynamanı istiyorum. Ama bakıyorum ki söz verdiğin saatte eve gelemiyorsun. Dolayısıyla henüz eve vaktinde gelme sorumluluğunu üstüne alamadığını görüyorum. Bu yüzden bugün dışarıya çıkmana izin vermiyorum. İstersen bu konuyu yarın tekrar görüşelim.” Eğer bizler, bu doğru cümleleri düşünüp sabırla kurabilirsek, çocuklarımız bize cephe almadan, bizim isteklerimizi yerine getirirler. Ama biz kısa yoldan “yarın sokağa çıkmak yasak” dersek, çocuk evden kaçmaya kadar işi büyütebilir. SEVERLERSE KORKARLAR; AMA KORKARLARSA SEVMEZLER.

Anne baba çocuğu cezalandırırken bazen sevgi ve saygılarından mahrum bırakmakla tehdit ederler.
“Sen böyle yapmaya devam edersen ben de senin annen olmam” Şakasına dahi olsa böyle bir şaka çocukta derin izler bırakır. Çocuğunuz da biraz muzipce sizden başkasına “anne” deyiverse ne kadar üzülürsünüz değil mi? Böyle bir tutum çocuğu eğitmez. Kaş yapalım derken göz çıkarmayalım. Bu tutum, onlarda daha farklı düşünce ve davranışların oluşmasına neden olabilir.

Genellikle ceza uyum talep eder.
“Eğer sen burada benimle yaşıyorsan, bana uymak zorundasın” Burada “senin ne düşündüğün önemli değil, sadece benim fikrim önemli. Burası da bizim ailemizin değil, sadece benim evim” mesajı var. Düzeltmek istediğiniz davranışı açıklarken nedenini belirtmelisiniz.

Çocuklara bir yaptırımda bulunmadan önce fikirlerini sorun.
Gezmeye gidilecek. Çocuğu özgür bırakıyorsunuz “ne istersen giy” diyorsunuz. Ama tabi bu izni vermeden önce dolabını mevsimlik kıyafetlere göre düzenlemeniz gerekiyor. Kışın ortasında çocuğunuz yazlık giysi giymek istedi diye onun hasta olmasını göze alamazsınız. Veya onu, “sana şunu giy demedim mi?” diye bir yaptırımda bulunarak, karşınıza almak istemezsiniz. O halde ortamı bizim isteklerimize göre tercih yapacak konuma getirmeliyiz. Renk konusunda özgür bırakılmaları gerekir. Zamanla uyumlu giyinmeyi öğreneceklerdir. Anne sürekli karışmaya devam ederse, çocuk sadece anneye tepki olsun diye, ısrarla başka kıyafetleri giymek isteyecektir.

Davranışın arka planını düşünün.
Yapılan hatalara bir göz atın. Eğer çocuğun yaptığı hatalarla sizin yaptıklarınız benzerlik gösteriyorsa, öncelikle siz davranışlarınızı düzeltmelisiniz. Bir babanın televizyonun karşısına geçip, “televizyon çok zararlı bir alettir” demesi gibi kale alınmaz. Eğer çocuk, sadece hata yaptığında ilgi görüyorsa, hataları sıklıkla yapacaktır. Veya çevresinde hatalarıyla ön plana çıkan bir arkadaşı varsa, onu örnek alıyor da olabilir. Tüm bunlar araştırıldıktan sonra davranış düzeltilmeye başlanmalıdır.
AİLE TOPLANTILARI
Aile toplantısı, bütün aile üyelerini kapsayan, düzenli bir toplantıdır. Ailedeki bireylerin değerleri, istekleri, şikayetleri, planları, soruları ve önerileri gündemi oluşturur. Aileyi ilgilendiren her konu üzerinde, üyelerin fikirlerini söyleyebilecekleri bir ortamdır.
Aile toplantısı, ailede yapılacak işlerin planlandığı, herkesin tecrübelerini paylaştığı, aile üyelerinin birbirine karşı olumlu duygularını belirttiği bir ortamdır. Düzenli toplantılar sayesinde, kuralların oluşturulduğu, kararların alındığı, aile içindeki iyi ve güzelliklerin fark edildiği ve bireylerin olumlu yönlerinin ortaya çıkarıldığı, uyumlu bir aile ortamı desteklenmiş olur.
Aile toplantısı nasıl yapılmalı?
1. Aile toplantısı belli bir zamanda düzenli olarak yapılmalıdır.
2. Her toplantının başkanının farklı olması, çocukların gelişimi açısından daha faydalı olabilir. Başkanlık dönüşümlü yapılabilir.
3. Yapılan toplantıların mutlaka bir gündemi olmalı ve alınan kararların tutanağı tutulmalıdır. Böylelikle alınan kararların takibi yapılabilir.
4. Toplantı süresi belli olmalıdır. Konunun akışına göre değişmemelidir. Ortalama 60 dakika olabilir.
5. Görüşülen konuyla ilgili herkesin fikir beyan etmesine ortam hazırlanmalıdır.
6. Ev işleriyle ilgili iş bölümü bu toplantılarda yapılabilir.
7. Bu toplantılarda alınan kararlara çocuklara örnek teşkil etmesi açısından öncelikle anne baba uymalıdır.
8. Toplantı bitiminde alınan kararlar özetlenmelidir. Yeni toplantıya başlamadan önce, bir önceki toplantıda alınan kararların uygulanıp uygulanmadığını gözden geçirin.
Anne babanın bu toplantılara gösterdiği en ufak bir lakaytlık çocuğun bunu hafife almasına neden olabilir. Anne baba da bir hatada bulunurlarsa, bunu açık yüreklilikle ifade etmeli ve aile fertlerinin toplantıda verecekleri cezaya razı olmalıdır. Böylece çocuk, kendi yaptığı hatalarda da kabuklar olacak ve hatsını düzeltme yoluna gidecektir.
AİLE TOPLANTILARININ AİLEYE KATKISI:
Ailede herkesin birbirini dinlemesini sağlar.
Olumlu duygu ve düşünceleri karşılıklı ifade etmek ve devamı için birbirini teşvik etmeyi sağlar.
Ailede herkesin yapabileceği bir iş olduğunu ortaya koyarak, işbölümünü sağlar.
Sıkıntıların, sevinçlerin, üzüntülerin paylaşılmasını sağlar.
Problemleri belirler; nelerin nasıl değişmesiyle problemin çözülebileceğini saptar.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İLETİŞİM KURMA YÖNTEMİ

Bütün uzmanlar yüzlerce kitap okumuşlardır. Üniversite eğitimi boyunca bir sürü kuram ve yöntem öğrenmişlerdir. Okullarını bitirdikten sonra her biri yurdumuzun farklı köşelerinde farklı şekillerde görev yapmaya başlamışlardır. Kimileri danışanlarına uygulayacakları yöntemi anlaratak yardımcı olmaya çalışmıştır. Kimileri üç beş saatte öğrendikleri uygulamalı gevşeme yöntemleriyle danışanlarına yardımcı olmaya çalışıyor. Bu yöntemleri daha uzatarak yazmaya devam edebilirim. Ama her bir yöntemin ortak bir yanı var. Biz Psikolog/Psikolojik Danışmanlara yardım almaya gelenlere kurduğumuz iletişim kadar yardımcı olabiliriz. Peki nasıl iletişim kurulur. Bu alanda da çalışan çaok fazla uzman olduğunun farkındayım. Kimileri Bilgi-Girdi-Çıktı mantığıyla yardımcı olmaya çalışıyor. Etkili iletişim kurma becerileri diye adlandırdığı seminerlerle yardımcı olmaya çalışıyor. Bunlar böyle uzayarak gidebilir. Ben insanlar tanık bulmak(bu kavram sevgili hocam Doğan Cüceloğluna aittir) amacıyla iletişim kurduklarını düşünmekteyim. Yaşamımızda olan bitenleri birileriyle paylaşmak kaçınılmaz bir zorunluluğumuz ve biz bu şekilde yaşama tutunmaya çalışıyoruz.
Bursa Özel Final Okullarının Rehberlik ve Psikolojik Danışma Servisi koordinatörlüğünü yaparken başıma gelen bir anımı paylaşmak istiyorum:
_ Tam öğle vakti ve yemeğe gitmek için işlerimi çabucak toparlayıp yemekhaneye gitmek isityorum. Merdivenlerden aşağıya inerken alt katta üç dört öğretmen arkadaşımın bir şeyler konuştukalrını görüm.Yaklaştığımda içlerinden birinin ağlayarak bir şeyler anlattığını gördüm. O yöne doğru ilerlerken içimden bir çok düşünce geçti. Ya özel bir konuysa. Gitmesem mi acaba. Kadınsal bir konu konuyorlarsa ben yanlarına gittiğimde konuyu değiştirecekler ve ben sap gibi kalacağım… Her şeye rağmen yanlarına gitmeye karar verdim. Bir kaç metre kala “atandım, yaşasın,bu son şansımdı” cümlelerini duyduğumda arkadaşın atandığını öğrendim. Çok sevindim tabiki. Kendisinin sevincine ortak oldum. ”
Sevinsek de üzülsek de paylaşmak için tanık ararız. Anlatmaya ihtiyacımız vardır. Bazı uzmanlar iletişimin farklı ortamlarda farklı şekillerde kurulması ile ilgili tavsiyeler veriyor. Ben şuna inanıyorum insanlar kendi içlerinden geldiği gibi konuşurlarsakendilerini mutlu hissederler. Mutlu ve içten söylenen herşey karşımızdakileri etkiler. İletişimde hedef karşımızdakini ikna etmek, kendimizi ifade etmek, bir olayı ifade etmek gibi hedefler üzerine kurulabilir. Ama amaç hep aynıdır. Tanık bulmak… Yaşamımıza tanık sokmak….
İletişim kurarken üç şeye dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum.Bunlar:
1)Sağ Sütun: Bir olayla ilgili söylediğimiz şeylerdir. Düşücelerimizi ifade ederiz.
2)Sol Sütun: Konuşurken düşündüğümüz ama ifade etmediğimiz şeylerdir.
3)Merdivenin Tepesinden Fırlatmak: Sol sütunumuzda biriken cümleleri filitreden geçirmeden içimizden geldiği gibi söylemektir.
Not: Bu kavramları Evrim Çalkavur’un Öğrenen Organizasyon Uygulama Takımları seminer kitabından Kullandım.

Etkili iletişim kurmak istiyorsak düşüncelerimizi sol sütunumuzda biriktirmeden verilerle ifade ederek paylaşmalıyız. Bu hem bizi rahatlatır hem karşımızdakini. Aynı zamanda karşımızdakini de verilerle konuşmaya davet etmiş oluruz.

Bir örnek vererek yazımı bitirmek istiyorum. Saat 10 da yeni tanıştığınız biriyle buluşacaksınız ve kişi görüşmeye 30 dakika geç kaldı. Siz de oldukça gerginlik yaşıyorunuz. Neden geç geldin? diye yargılayıcı bir soru sorabiliriz. Ya da görüşmeye anlaştığımız saatten 30 dakika sonra geldin. Bunun nedenini öğrenebilir miyim? diye sorarsın. Sizce hangi tavır daha sicak. Geç kalmak kavramı bir yorumdur ve kişiden kişiye değişir. Bazı toplumlarda 30 dakika geç kalmak normal sayılırken, bazılarında saygısızlık olarak algılanır.
Bu yüzden sağlam verilerle sağlam iletişim kurabiliriz.Sol sütunumuzu doldurmadan verileri kullanarak kendimize yeni tanıklar bulabiliriz.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TAKIM ÇALIŞMASI

Bir iş yerinde çalışanlara söylenen ilk şey “Arkadaşlar lütfen takım çalışması yapalım”dır.Çünkü tüm üst düzey yöneticiler şunu benimser.
“Arkadaşlar değişim şart, lütfen takım çalışması yapalım”. Bu görüşler daha uzayıp gidebilir. Ha! Bir de vizyon ve misyon oluşturma sürecini unutmayalım. Her şirket büyük puntolarla hazırladığı vizyonumuz ve misyonumuz tablolarıyla duvarlarını süslemişlerdir.
Sanki biz üniversiteye gelinceye kadar vizyon ve misyon kelimelerini sık sık kullanmış gibi bizden hemen bu kavramlara uyum sağlamamızı beklerler.
Ben küçükken babamın bana”Vizyonun nedir?” oğlum diye sorduğunu hatırlamıyorum. Arkadaşlarımla oynarken “Oğlum bak benim vizyonum tüm misketleri elde etmek” dediğimi de hatırlamıyorum.
O kadar meraklıyız ki başka dillerde kullanılan kelimelere. Başka ülkelerde hazırlanan problem çözme yöntemlerini türkçeye çevirip kullanmayı büyük bir şey zannediyoruz. Amaç, hedef gibi güzel kavramlar varken niçin bu özenti.
O yüzdendir ki Türkiye’de bir çok eğitim danışmanlık şirketleri vardır.Bir şirket hizmetiçi eğitim kapsamında eğitim uzmanlarından yardım istemektedirler. Şirket çalışanları artık alıştılar bu tip seminerlere. “Nasıl olsa anlatıp anlatıp, parayı alıp gidecekler” diye düşünür çalışanlar.
Ben bir grup çalışana çalışma yaptığımda ilk sorduğum soru şu oluyor:
Şirketin genel müdürü senin kaç çocuğun olduğunu biliyor mu? Ya da sen hiçi genel müdürün evine gittin mi? Bu grup yönetim kademesinde çalışan 40 kişilik bir gruptu. Daha tam anlamıyla bu tarz soruların hepsine evet diyen çalışanların olduğu bir kurumla karşlaşmadım. Türkiye de bu şekilde çalışan Enka İnsaat gibi büyük kurumların olduğunu biliyorum.
Bizler bir işyerinde birlikte çalışıyorsak eğer birbirimizin farkında olamalıyız. “İletişim Kurma Yöntemi” ile ilgili yazdığım makalede bukonuyu anlattım.
Şimdi gelelim takım çalışmasına. Dünyanın en zor şeyi gibi geliyor bize anlaşmak. Ama öyle değil. Çok kolay.Kendin için istediğin şeyleri başkaları için de istersen takım çalışmasını ilk adımını gerçekleştirmiş olursun. Bu yazdığım ilk koşulu niyet kavramı adı altına alabiliriz galiba. Daha sonra çalışacağımız proje konusu ile ilgili bilgimizin tam olması lazım. Ben bu arada takım çalışmasını bir proje üzerinde çalışan bir takım açısından ele alıyorum. Bilgimiz tam olursa karar vermemiz kolay gelir. Bilgimiz tam olduktan sonra sıra becerimizi göstermeye geldi. Kişiliğimizin gerçektentakım çalışmasına yetkın olması gerekir. Bu da meslek seçiminin önemine getiriyor. Kendimize uygun, Yetenek ve ilgimize uygun bir meslek seçmek takım çalışmasının temelini oluşturuyor. Niyet-Bilgi-Beceri-Eylem-Sonuç dönügüsü sağlam bir takım çalışması ve yaşam başarısını getirir.
Şimdi de takımlara bir göz atalım. Şirketin her kademesi kendi içinde bir takım olduğu gibi şirketin tamamı da bir takımdır. Daha sonra şirketin faaliyet gösterdiği sektördeki tüm şirketler bir takımdır. Takımlarda başarı elde edildiğinde bu herkesi olımlu etkiler. Herhangi bir takımda başarısızlık olduğunda kısa vadede o takımı ve şirketi, uzun vadede tüm sektörü etkiler.
Değerli okuyucularım başarıya ulaşmanın tek yolu iyi niyetli olarak işe başlamaktır. İnsanlara başarılı olamalrı için zaman vermek de bir diğer aşamadır. Şunu unutmayalım ki gerekli zaman verildiğinde bir çok karmaşık işi bir çok insan becerebilir.
Niyetimizi ancak kendimiz anlatarak ortaya koyabiliriz. Ondan dolayıdır ki insanlar konuşarak kendilerini ve yapacakları işi anlatırlarsa o iş gerçekten başarıya ulaşır. Saygı ve sabır takım çalışmasında ve yaşamımızın her kademesinde bizi yücelten ve sorunlardan koruyan becerilerdir. Kadir Özer ‘den aldığım Öfke ve Kaygı ile başetme grup alışmalarında yaşadıklarımı hiç unutamam. Bir çalışmada grup üyelerinden birini seçti ve sağ elini havaya kaldırır mısın dedi. Arkadaş kaldırdı. Ayağa kalkarmısın dedi. Onu da yaptı. 360 derece etrafında döner misin dedi. Arkadaş onu da yaptı. Daha sonra “Burnunu karıştırır mısın?” diye sordu. Arkadaş şaşkınlıkla hayır dedi. Daha sonra Kadir Bey neden diye sordu. Bu toplumda kabul edilebilir bir davranış değil dedi. Peki neden önceki söylediklermi yaptın dedi. Siz istediğiniz için dedi. Bu uygulamanın ardından Kadir Bey’in ağzından o inci gibi cümleler dökülmeye başladı. Bir kere önceki söylediklerimi ben istediğim için yapmış olsaydın burnunu da karıştırırdın. Yaptığımız ve yapmadığımız her şeyi kendi irademizle yerine getiririz. Bu gücümüzün farkında olup gücümüzün farkında olmaya başlayın dedi. Telefonu çaldığı için değil istediğimiz için açarız. Gayet mantıklıydı ve benim için bir dönüm noktasıydı. Her birimizin yaşamda dönüm noktaları olacaktır. Bu zamanların farkında olmak düşünmek önemli…..

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TAKIM ÇALIŞMASI

Bir iş yerinde çalışanlara söylenen ilk şey “Arkadaşlar lütfen takım çalışması yapalım”dır.Çünkü tüm üst düzey yöneticiler şunu benimser.
“Arkadaşlar değişim şart, lütfen takım çalışması yapalım”. Bu görüşler daha uzayıp gidebilir. Ha! Bir de vizyon ve misyon oluşturma sürecini unutmayalım. Her şirket büyük puntolarla hazırladığı vizyonumuz ve misyonumuz tablolarıyla duvarlarını süslemişlerdir.
Sanki biz üniversiteye gelinceye kadar vizyon ve misyon kelimelerini sık sık kullanmış gibi bizden hemen bu kavramlara uyum sağlamamızı beklerler.
Ben küçükken babamın bana”Vizyonun nedir?” oğlum diye sorduğunu hatırlamıyorum. Arkadaşlarımla oynarken “Oğlum bak benim vizyonum tüm misketleri elde etmek” dediğimi de hatırlamıyorum.
O kadar meraklıyız ki başka dillerde kullanılan kelimelere. Başka ülkelerde hazırlanan problem çözme yöntemlerini türkçeye çevirip kullanmayı büyük bir şey zannediyoruz. Amaç, hedef gibi güzel kavramlar varken niçin bu özenti.
O yüzdendir ki Türkiye’de bir çok eğitim danışmanlık şirketleri vardır.Bir şirket hizmetiçi eğitim kapsamında eğitim uzmanlarından yardım istemektedirler. Şirket çalışanları artık alıştılar bu tip seminerlere. “Nasıl olsa anlatıp anlatıp, parayı alıp gidecekler” diye düşünür çalışanlar.
Ben bir grup çalışana çalışma yaptığımda ilk sorduğum soru şu oluyor:
Şirketin genel müdürü senin kaç çocuğun olduğunu biliyor mu? Ya da sen hiçi genel müdürün evine gittin mi? Bu grup yönetim kademesinde çalışan 40 kişilik bir gruptu. Daha tam anlamıyla bu tarz soruların hepsine evet diyen çalışanların olduğu bir kurumla karşlaşmadım. Türkiye de bu şekilde çalışan Enka İnsaat gibi büyük kurumların olduğunu biliyorum.
Bizler bir işyerinde birlikte çalışıyorsak eğer birbirimizin farkında olamalıyız. “İletişim Kurma Yöntemi” ile ilgili yazdığım makalede bukonuyu anlattım.
Şimdi gelelim takım çalışmasına. Dünyanın en zor şeyi gibi geliyor bize anlaşmak. Ama öyle değil. Çok kolay.Kendin için istediğin şeyleri başkaları için de istersen takım çalışmasını ilk adımını gerçekleştirmiş olursun. Bu yazdığım ilk koşulu niyet kavramı adı altına alabiliriz galiba. Daha sonra çalışacağımız proje konusu ile ilgili bilgimizin tam olması lazım. Ben bu arada takım çalışmasını bir proje üzerinde çalışan bir takım açısından ele alıyorum. Bilgimiz tam olursa karar vermemiz kolay gelir. Bilgimiz tam olduktan sonra sıra becerimizi göstermeye geldi. Kişiliğimizin gerçektentakım çalışmasına yetkın olması gerekir. Bu da meslek seçiminin önemine getiriyor. Kendimize uygun, Yetenek ve ilgimize uygun bir meslek seçmek takım çalışmasının temelini oluşturuyor. Niyet-Bilgi-Beceri-Eylem-Sonuç dönügüsü sağlam bir takım çalışması ve yaşam başarısını getirir.
Şimdi de takımlara bir göz atalım. Şirketin her kademesi kendi içinde bir takım olduğu gibi şirketin tamamı da bir takımdır. Daha sonra şirketin faaliyet gösterdiği sektördeki tüm şirketler bir takımdır. Takımlarda başarı elde edildiğinde bu herkesi olımlu etkiler. Herhangi bir takımda başarısızlık olduğunda kısa vadede o takımı ve şirketi, uzun vadede tüm sektörü etkiler.
Değerli okuyucularım başarıya ulaşmanın tek yolu iyi niyetli olarak işe başlamaktır. İnsanlara başarılı olamalrı için zaman vermek de bir diğer aşamadır. Şunu unutmayalım ki gerekli zaman verildiğinde bir çok karmaşık işi bir çok insan becerebilir.
Niyetimizi ancak kendimiz anlatarak ortaya koyabiliriz. Ondan dolayıdır ki insanlar konuşarak kendilerini ve yapacakları işi anlatırlarsa o iş gerçekten başarıya ulaşır. Saygı ve sabır takım çalışmasında ve yaşamımızın her kademesinde bizi yücelten ve sorunlardan koruyan becerilerdir. Kadir Özer ‘den aldığım Öfke ve Kaygı ile başetme grup alışmalarında yaşadıklarımı hiç unutamam. Bir çalışmada grup üyelerinden birini seçti ve sağ elini havaya kaldırır mısın dedi. Arkadaş kaldırdı. Ayağa kalkarmısın dedi. Onu da yaptı. 360 derece etrafında döner misin dedi. Arkadaş onu da yaptı. Daha sonra “Burnunu karıştırır mısın?” diye sordu. Arkadaş şaşkınlıkla hayır dedi. Daha sonra Kadir Bey neden diye sordu. Bu toplumda kabul edilebilir bir davranış değil dedi. Peki neden önceki söylediklermi yaptın dedi. Siz istediğiniz için dedi. Bu uygulamanın ardından Kadir Bey’in ağzından o inci gibi cümleler dökülmeye başladı. Bir kere önceki söylediklerimi ben istediğim için yapmış olsaydın burnunu da karıştırırdın. Yaptığımız ve yapmadığımız her şeyi kendi irademizle yerine getiririz. Bu gücümüzün farkında olup gücümüzün farkında olmaya başlayın dedi. Telefonu çaldığı için değil istediğimiz için açarız. Gayet mantıklıydı ve benim için bir dönüm noktasıydı. Her birimizin yaşamda dönüm noktaları olacaktır. Bu zamanların farkında olmak düşünmek önemli…..

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AKADEMİK BAŞARIYI ARTTIRMA YÖNTEMLERİ

Çocuğunuzun akademik başarısı düşükse ne yapar sınız?
Bu herkesin sorduğu ama çok az kişinin cevabı ile yüzleşebildiği bir soru. Günümüzde bir çok psikolojik danışmanın kendine özel bir merkez açtığını duyuyorum. Bu kişilerin merkez açmasına karşı değilim. Bence yetenekli olan ve kendisine güvenen herkes merkez açabilir. Tabiki çalışma yapacağı alanda aldığı yüksek lisans diploması ve enstitülerden aldığı belgeler sonrasında…
Bundan on yıl önce 100 sorudan 60 net yapan tıp fakültesinde eğitim görme hakkını elde edebiliyordu. Şimdi 95 net yapan bu hakkı elde ediyor. Şimdi bunlardan hangisi iyi doktor olur tartışması yapmaya gerekli olduğunu sanmıyorum.
Şimdi en sık karşılaşılan problemden bahsetmek istiyorum. Günümüzde hemen hemen herkes çocuğunun üniversite eğitimi almasını istiyor. Çocuk okulda başarısız olduğunda birsürü yöntem denenmeye başlanıyor. Çocuk özel dershaneyegönderiliyor. Özel dersler başlıyor. Yine başarılı olunmadığında bir psikologa götürülüyor. Psiklog da bunun dikkat dağınıklığı var deyip bir kaç seans çalısması gerektiğini söylüyorlar. Daha sonra ailebir sonuca varamayacağını anladığında seansları birakıyor. verdiği para da cabası…
Bu kişinin tesadüfen iyi bir eğitim danışmanı tanıyan bir arkadaşı varsa şanslı demektir. Bursa ‘da yüzdeyüz sonuç yakalayan ve ailenin yaşamını yola koymalarına yardım olan sadece ben varım. Uyguladığım özel eğitim programı sayesinde yaklaşık altı aylık dönemde başarılı olabiliyorum.
İlk önce çocuğun ilgi ve yeteneklerini ortaya çıkarmaya yardımcı oluyoruz. Ailenin isteklerini ortaya koyan çalışmalar yapıyoruz. Öğrenen Aile uygulama takım çalışmasını uygulıyorum. Aile bireylerinin düşünsel modellerini farketmelerine yardımcı oluyorum. Adım adım ilerleyip gerçekçi hedefler koyarak çalışmayı devem ettiyirorum.
Sadece şunu anlatmak sitiyorum. Bize gelen kişilerle iyileştirici sohbet ortamları oluşturmaya gayret edersek ve tanı koymazsak çok başarılı bir yardım sürecini başlatmış oluruz.
Çocuk bu şekilde kendini problemli hissetmez ve aile de kendini rahat hisseder. Çocuğumuzun özelliklerini çok iyi birşekilde keşfedersek onun için nasıl bir hedef koyulması gerektiğine daha doğru karar verebiliriz.
herkes bir üniversite eğitimi alabilir. ama yetenekli olduğu alanda eğitim alırsa başarılı bir iş yaşamı olur. istemediği bir bölümden mezun olursa ya istemediği bie mesleği yapmak zorunda kalabilir. Ya da bilmediği bir mesleği daha sonra öğrenmek zorunda kalabilir.
Bir arkadaşım istanbul üniversitesi hukuk mezunu babası avukat olduğu için o da ailesinin isteği doğrultusunda hukuk eğitimi almayı tercih etti. ama eğitim aldığı dönemde de hiç mutlu değildi. Şimdi de. Mezun olduktan sonra hiç avukatlık yapmadı. babası ile bu yüzden arası açıldı. Cesaretli bir arkadaştı. Babasına inat hukukla ilgili bir iş yapmadı. Babası ekonomik desteği kesince taksi şofürlüğü yapmaya başladı. Bu arkadaş ok iyi gitar çalıyordu ve beste yapıyordu. Bir gün bir yerde sah alacağını duydum. Destek olamk amacıyla tüm arkadaşlar o akşam onun mekanındaydık. Bu işi yaparken çok mutlu görünüyordu. Daha sonra çok uzun yıllar bu mekanda çalıştı. İyi de para kazandı. Daha sonra kendine bir mekan açtı ve çok başarılı bir kariyer oluşturmaya başladı. Müzikle uğraşmaktan hiç vazgeçmedi. babası ile bu arada barıştı. Evlendi ve bir oğlu oldu.
Değerli okuyuculArım lütfen çocuklarınıza seçim yapma şanşı tanıyın. Bırakın onlar kendi hayallerini gerçekleştirsinler. Nasıl olsa yetişkin olduklarında onları hayallerini gerçekleştirmekten alıkoyamayacaksınız

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MOTİVASYON VE ÖZGÜVEN

BİR KİŞİNİN POTANSİYELİ NEDİR?

Asimo, Japonya’da yaşayan derslerinde son derece başarılı ve judoya da hayli meraklı dokuz yaşlarında bir öğrencidir. Talihsiz bir trafik kazası sonucunda, sol kolunu kaybeder ve uzunca bir süre judoya ara vermek zorunda kalır. Bu esnada Asimo’yu en çok üzen şey, judo derslerine devam edememek ve ileride ideallerini süsleyen ünlü bir judo ustası olmaktan uzaklaşmaktır. Bu durum küçük çocukta git gide bir problem halini almaya başlar. Bu durumdan aile de rahatsızdır, ancak yapacak bir şey bulamazlar. Umutsuzluk ve hayal kırıklığı çocukta, yavaş yavaş depresyon belirtilerinin görülmesine sebep olur. Ailenin tedirginliği de iyice artar. Sonuçta çocuğun babası Japonya’daki en iyi judo hocalarından birine giderek durumu anlatır. Judo hocası durumun ciddi olduğunu anlar ve babasından, yarın çocukla beraber gelmesini ister.

Çocuk bu durumu öğrenince müthiş bir sevinç duyar. Ertesi gün babasıyla beraber antrenman salonun yolunu tutar. Judo hocasının yanına geldiklerinde, judo hocası, çocuğu tanıyabilmek için birkaç soru sorar. Aldığı cevaplardan memnundur. Çünkü çocuğun verdiği cevaplar, hâlâ ideallerinden bir şey kaybetmediğini, hedefine ulaşmak adına müthiş bir azim ve kararlılığa sahip olduğunu göstermektedir.

Judo hocası çocukla özel olarak ilgilenir, onu rahatlatmaya çalışır ve bir hareket göstererek o günkü derslerinin bittiğini söyler. Çocuk da babası da şaşırmıştır. Eve dönerler. Ertesi gün çocuk gelir ve Judo hocası genel kondisyon hareketlerinden sonra, dünkü hareketi gösterir ve çocuktan gidene kadar aynı hareketi çalışmasını ister. Çocuk denileni harfiyen yapar. İkinci gün, üçüncü gün, dördüncü gün…, hep aynıdır. Çocuk aynı hareketi çalışır ve eve döner. Aradan birkaç ay geçince, çocuk aynı hareketi yapmaktan iyice sıkılır ve durumu hocasına bildirir. Judo hocası sabırlı olmasını ve dediklerini yapmaya devam etmesini söyler. Asimo hocasını dinler ve çalışmalara devam eder.
Aradan yaklaşık olarak beş yıl geçmiştir ve Asimo bıkmadan usanmadan judo derslerine gider. Antrenman salonunda yaptıkları hep aynıdır. Genel kondisyon hareketlerini çalıştıktan sonra, hocasının kendisine göstermiş olduğu o özel hareketi yapmaya devam etmek.

Gelecek ay ülke çapında büyük bir judo turnuvası düzenlenecektir. Judo hocası Asimo’yu turnuvaya götürme kararı alır. Durumu Asimo’ya bildirince, genç judocu sevinçten havalara uçar. Turnuva günü gelip çatar. Turnuvanın ilk günü genç judocu rakibini kısa süre içinde yener. Derken ikincisi, üçüncüsü… Genç judocu yarı finale kadar çıkar ama bu duruma kendisi de inanmaz. Yarı finalde kendisini zorlu bir rakip beklemektedir. Hocasına yarı finalde ne yapacağını sorar. Hocasının cevabı gayet nettir: “Buraya gelene kadar ne yaptıysan aynısını yap!” Genç judocu denileni yapar, rakibini yener ve final maçına adını yazdırır. Finalde rakibi son beş yılın turnuva şampiyonudur. Asimo tedirgindir ama hocasına bir şey sormaz. Çünkü alacağı cevabı tahmin etmektedir. “Buraya gelene kadar ne yaptıysan aynısını yap!”

Finalde de rakibini yener ve doğruca hocasının yanına giderek, “Hocam, bu başarıyı nasıl elde ettiğime bir türlü anlamadım. Benim bir kolum eksik, evet kondüsyonum iyi ama bildiğim yalnızca bir hareket var.”

Hocası gülümseyerek talebesine şöyle cevap verir: “Bak evlâdım, öncelikle sen bu harekete beş yıldan beri çalışıyorsun. O kadar çalıştın ki, bu hareketi senden daha iyi yapabilen kimse yok. İkinci olarak da, o hareketin tek bir karşı hareketi vardır. Onun için de rakibinin senin sol kolundan tutması gerekir.”

Bazen de pes etmeyerek mücadele etmek hayatınız dönüm noktalarından biri olabilir. Bu esnada olumsuzluklar ve ümitsizlikler karşısında direnmek size hayal edemeyeceğiniz kadar önemli şeyler kazandırabilir.

Bu ve buna benzeyen yüzlerce motivasyon hikayesi okuyabilirsiniz sevgili dönence okurları. Acaba bu tip motivasyon hikayeleri o kadar çok ve bize etrafımızdan o kadar fazla örnekler veriliyor ki; kafamız mı karışıyor?

Bir öğretmen çok bilgili olabilir. Fakat bu bilgisini öğrencilerine aktardığı kadar kendini var edebilir. Bir öğrenci akademik olarak çok başarılı olabilir. Ama sınav sistemi bize “Bir öğrenci yaptığı netler kadar başarılıdır” diyor. Ben sınav sistemini veya başka bir konuyu eleştirmek için bunu yazmıyorum. Bana göre bir sitemi eleştirme hakkını kendinizde görüyorsanız o sistemden daha iyi ve uygulanabilir bir sistemi önermeniz gerekir. Şu anda uygulanan sınav sistemleri daha uygulanabilir bir sistem gelene kadar en iyisidir.
Başarılı olacağımıza inandığımızda ve gerekli hazırlıkları yaptığımızda hedefimize ancak vazgeçersek ulaşamayız. Başarısızlığımızın altında ne anne babamızın baskısı ne de soruların zor olması yatar. Sadece biz başarılı olmaktan vazgeçtiğimiz için istediğimizi elde edemeyiz.

Resmin bütününü lütfen görelim sevgili öğrenciler. Okul başarısı, tabiî ki yaşam başarısının içinde yer alan bir başarı türü ama onu geçemediğimizde ömür boyu bizde pişmanlık uyandıracak da bir başarı türü. Şu anda elde ettiğimiz başarı da başarısızlık da bizim. Bunu sahiplenelim ve eksiklerimizi giderelim.

İnsanın beyni bir bilgisayara sığdırılmaya çalışılsa günümüzün en ileri teknolojisiyle üretilmiş ve yerküreden büyük bir bilgisayar yapılması gerekiyor. Kendi gücünüzü keşfetmeniz için bilimsel verilerle kanıtlanmış bir bilgi olduğunu sizlerle paylaşmak isterim bu kelimeler aracılığı ile. Bu kadar güçlü bir beyne sahipsek bu sınavlar bizi ne kadar uğraştırabilir ki…

Albert Einstain “İnsanların alışkanlıklarından vazgeçmesi atomun parçalanmasından daha zordur”der. O yüzden düzenli bir çalışma alışkanlığı ve başarısı olmayan öğrencilerime bu yazı aracılığı ile seslenmek istiyorum. Asla ders çalışma isteğiniz kendiliğinden gelmeyecek. Çünkü derslerde ve testlerde başarılı olamayan öğrencilerin çalışma isteği azalır. Sizler kendinizi zorlayarak konu eksiklerinizi giderip testlerde başarılı olmayı öğreneceksiniz. Başarıyı tattıktan sonra da çalışmaktan asla vazgeçemeyeceksiniz.
Hepinize içinizdeki potansiyeli geç olmadan gerçekleştirmeniz dileğiyle mutlu bir yaşam sürmenizi dilerim.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın