ÇOCUĞUMUZUN PROBLEMLİ OLDUĞUNU NASIL ANLARIZ?

Büyük umutlarla evlenip yıllarca birikimlerimizle kaliteli bir yaşam kurmayı düşleyerek dünyaya getirdiğimiz çocuğumuzda büyüme aşamasında neyin problem olduğu neyin problem olmadığı konusunda gerçekten soğukkanlı bir şekilde karar vermek çok önemli bir husustur. En büyük problem çocuğumuz dünyaya geldiğinde onunla ilgili gelişim sürecine hakim olmamaktan kaynaklanıyor. Özellikle yürümeye geç başlayan çocuklarda panik başlar. 9 aylık olan bebekler neden yürümüyor diye doktor doktor gezen aileler 15 aylığa kadar yürümeye çocukların normal olduklarını bilmeleri gerekiyor. Hatta bazı uzmanlar bu sürecin 18 aya kadar normal karşılanması gerekiyor olduğunu düşünüyorlar.

Aile olarak çocuğumuzun geç yürüme ihtimalini görüyorsak ve bu durumu bir hekime danışmak istiyorsak. ilk önce gideceğimiz hekim çocuk nöroloji uzmanı olmalıdır. Çocuk nöroloji uzmanı gerekirse konsültasyon için farklı branşların fikrini alabilir. Bu konuda soğukkanlı davranıp fiziksel olarak bir problem olup olmadığı konusunda emin olmamız gerekir. Eğer fiziksel bir problem varsa yapılabilecek en iyi tedavi yöntemlerini araştırıp uygulama yollarını bulmalıyız. Fiziksel hiçbir problem olmadığını düşünüyorsak olayın tamamen genetik olduğunu düşünmeliyiz. Ailede geç yürüme olayının olup olmadığı konusunda araştırma yapmalıyız.

Çocuğumuz ile ilgili ikinci karşılaşacağımız problem yemek yememe problemi olabilir. Bu tabi ki her bebekte karşı karşıya kalınacak bir problem olmayabilir. Eğer çocuğumuz 1 yaşına gelmişse ve yemek yemiyorsa bebeğimize nasıl yeme alışkanlığı kazandırdığımıza bakmamız gerekiyor. Yeme alışkanlığı kazandırma konusunda atalarımızın yöntemlerini denemek çoğu zaman doğru karar olabilir. Çocuğumuz anne sütünü alabildiği kadar almalıdır. Daha sonra ek gıdalara ve katı gıdalara annenin sütünün yeterliliğine göre karar vermek gerekir. Bu konuda anne sütü yeterli kadar beslenme için yeterli değilse yemek sularından başlayarak çocuğumuzu beslemeye başlamamız gerekir. Tabi ki katı yiyecekler de beslenme için kullanılabilir. Özellikle çocuklarımızın beslenme alışkanlığının doğuştan geldiğini bilmemiz ve sevmediği besinler konusunda farkındalık içinde olmamız gerekir. Tabi ki bu konuda çocuklarımızın yeme alışkanlığı konusunda keşfedilmesi gerekir. Bunu da çocuklarımıza her türlü besini vererek öğrenebiliriz. Ayrıca çocuklarımızı, sevmediği veya alerjik yapıda olduğu yiyecekler konusunda hassa davranmamız ve çocuklarımızın beslenme planlarını bu çerçevede planlamamız gerekmektedir. Tabi ki burada ince bir çizgi var. Çocuklarımızın aileleri özellikle yemek konusunda yönetmemesi gerekir. Bu konuda özellikle annelerin kontollü olmaları gerekir.

Bu konu ile ilgili gelişim dönemleri aşağıda yer aldığı gibidir.
DOĞUM ÖNCESİ DÖNEM

İçinde bebeğin geliştiği doğum öncesi dönem her biri yaklaşık
üç ay süren üç tane üç aylık dönem’e ya da zaman parçasına bölünür.
Bu süre içinde rahim çevresi son derece dengeli ve koruyucu
olmaya yönelir, ama çeşitli dış etkenler gelişimi bozabilir ya da
arttırabilir. Bunlar arasında beslenme, stres, hastalık, uyuşturucu
haplar, ilaçlar sayılabilir; bunların etkisi hakkındaki bilgiler
-bizim ele almak istediğimiz de bu- iyi bir doğum öncesi bakımın
ne olduğunu anlamanıza ve bebek adayına özen göstermenin
ne kadar önemli olduğu konusundaki bilincinizi arttırmanıza
yardımcı olabilir.

İLK ÜÇAY

Birinci ay. Sperm ve ovum bir kez birleştiğinde her birindeki
kromozomlar eşleşir ve zigot Fallop borusundaki yolculuğunz
sürdürürken bir dizi bölünmeye başlar. (Bu arada,
zigot sözcüğünün boyunduruk anlamına gelen Yunanca zygon sözcüğünden
geldiğini belirtelim.) Rahimde bu minicik hücre demeti
yeniden bölünmeyi ve çevreden besinler özümlemeyi sürdürür. Hemen
sonra rahim duvarında kök salacak hücreleri göndermeye
başlar.Yaklaşık iki hafta süren bu dönemde organizma blastosist
adını alır. Bu evrede hücrelerin özelleşmesi şimdiden başlamıştır.
Kendini rahim duvarına aşılamasından itibaren, blastosist, bir hücre
demetinden özelleşmiş hücre grupları halinde farklılaşmış organize bir
yapıya dönüşür. Hücrelerin bu düzenli farklılaşması,
zamanlama mekanizmasını henüz tam olarak anlayamadığımız
olağanüstü kesinlikte bir olaylar sıralamasına göre ortaya
çıkar. Belirli genlerin özel zamanlarda işlem yaptıkları
görülmektedir; bazılarının işlemleri bittiğinde diğerlerinin işlemi
başlar. Bu, belirli hücre türlerinin büyümesini ve bölünmesini
hızlandırmaya, diğerlerininkini bir süre için yavaşlatmaya neden
olur. Bu süreç sürekli yinelenir.

Blastosist gebeliğin üçüncü haftasında kendini rahim çeperine
aşılar. Bu, anne adayının kan damarlarından besin alabilmek
için rahim duvarında büyüyen hücreler (villus) aracılığıyla olur.
Yaklaşık bir iğne başı büyüklüğünde olan bu organizma, bir hormon
salgılayarak kadının bedeni üzerinde daha şimdiden etkili
olmaya başlamıştır. Bu hormon kan dolaşımı yoluyla hipofiz bezini
etkileyerek ayhalini durdurur, böylece blastosistin gelişmesini
sürdürmesine izin verir. Zaman içinde bu hormon idrarda
araştırılabilir ve gebelik testi için de kullanılabilir; sonunda bir bebek
olacak olan embriyonun içinde gelişen embriyon levhası büyür,
kendi etrafında kıvrılır ve ilkel kalbi oluşturur. İçinde sıvı
bulunan amniyon kesesi yeni başlayan embriyoyu hemen sarar
ve bunu yapmayı doğuma kadar sürdürür.

Büyüme ve farklılaşma şimdi son derece hızlıdır. Dördüncü plasenta aracılığıyla annenin kan dolaşımına filtre edilir ve sonuçta
annenin kendi beden artıklarıyla dışarı atılır. Plasenta
büyür ve yaklaşık yedinci aya kadar rahim çeperinden daha büyük
olmayı hedefler, bu sırada rahimin yarısından fazlasını kaplar.

Özetle, birinci ay sırasında son derece önemli değişimler ortaya
çıkmaktadır. Zigotun Fallop borusunu katetmesinden ve rahime
yerleşmesinden sonra, hücre, yalnızca sayı açısından hızla
artmakla kalmaz, aynı zamanda kendisinden embriyonun, plasentanın
ve amniyon kesesinin gelişeceği dokular da farklılaşır.
Embriyo hücreleri bedenin bazı yaşamsal organlarının başlarıgıçlarında
farklılaşmayı sürdürür. Ancak bu evrede insan embriyosu
diğer hayvaların embriyolarından zor ayırt edilir.

İkinci ay. Döllenmeden sonraki beşinci haftada embriyo
kol ve bacakları oluşturacak yumruları geliştirir. Beşinci ve altıncı
haftalar yüzün, gözlerin ve kulakların biçimlenmesi açısından
önemlidir. Bedenin üst yanı ve baş, bedenin alt yanından biraz
daha önce gelişir ve embriyo’ya üst bölümü daha ağır bir
görünüm verir. Gerçekten, bu sırada baş embriyonun boyunun yaklaşık
yüzde ellisini oluşturur. Akciğerler, karaciğer, böbrekler,
diğer yaşamsal organlar ve bezler biçimlenmektedir.

Yukarıda bahsedildiği gibi çocuklarımızla ilgili karar vermeden önce fiziksel ve zihinsel gelişim özelliklerini iyi bilmeliyiz. Çocuklarda yeme problemini de belli bir noktaya getirdikten sonra eğitim problemleri baş gösterir. Özellikle maddi düzeyi yüksek olan aileler çocuklarını yürümeye başlar başlamaz hemen kurslara götürmeye başlarlar. Özellikle çocuğun her yönden gelişmesi için bir sürü şey denerler. Bu hususta çocukların 0-6 yaş arasında gelişimlerinin çoğunun tamamlandığını göz önünde bulundurursak anne-babaların bu kaygılarını mantıkla karşılamak gerekir. Bu konuda özellikle çocukların bir şeyi denerken o şeyle ilgili merak içinde olmaları çok önemli. Bu konuda mümkün olduğunca bir uzmanın veya ailden bilinçli kişilerin yönderliğinde bu çalışmaları yapamayı her zaman hatırlamalıyız

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TEMİZ DÜNYA ÖĞRENEN OKUL UYGULAMA TAKIMI (VELİ-ÖĞRENCİ-ÖĞRETMEN KAYNAŞMASINI SAĞLAYAN BİR MODEL)

TEMİZ DÜNYA ÖĞRENEN OKUL UYGULAMA TAKIMI
ATIK MADDELERİN TOPLANIP DEĞERLENDİRİLMESİ VE BU BİLİNCİN OKULDA YAYGINLAŞTIRILMASI
(VELİ-ÖĞRENCİ-ÖĞRETMEN KAYNAŞMASINI SAĞLAYAN BİR MODEL)
Ertuğrul AKBAŞ –Rehberlik ve Psikolojik Danışma Servisi Koordinatörü-Takım Koçu
Nihat TAPAN – Fen Bilimleri Bölüm Başkanı-Takım Koçu
PROBLEM
Okulumuzda geri dönüşüm için çöp kutuları olmasına rağmen tüm personel ve öğrenciler çöpleri karışık olarak atmaya devam ediyorlardı. Okulumuzda bu bilincin yerleşmesi için bir çalışma yapmaya karar verdik. Bu değişim tabandan başlayıp dalga dalga yayılmalıydı. Biz de öğrenci ve öğretmenlerden bu değişimi başlaması gerektiğini düşündük. Çocuklarımızın yaşayacağı dünyayı kirletmeye kimsenin hakkı olmadığı düşüncesini kendimize ilke edindik.

SUNUMUN AMACI
Atık maddelerin toplanıp değerlendirilmesi bilincini farklı bir yöntem kullanarak öğrencilerimize ve öğretmenlerimize anlatmalıydık. Bursa ilinde Kasım 2008- Haziran 2009 tarihleri arasında en az 2000 kişiyi atık maddelerin ayrı ayrı toplanması ve değerlendirilmesi konusunda bilinçlendirilmesi ve aynı zamanda ailemizden, öğretmenlerimizden ve okuldaki öğrenci arkadaşlarımızdan, tanıdığımız insanlardan destek alarak en az 2000 kg. kâğıt atık, 200 büyük poşet plastik atık, 100 büyük poşet metal atık toplanıp dönüştürülmesi hedeflenmiştir.
YÖNTEM
Öğrenen okul uygulama sistematiği kullanılmıştır. İlk önce okulda 3 öğrenci (1 kişi 4. sınıf, Onat Hafız, 2 kişi 5. sınıf, Anıl Taylan Güler-Berna Avcı), 2 öğretmen (sınıf öğretmeni, Bahtışen Yılma- Remziye Karaçil), 2 veliden (Gülgün Eren –Selma Cabi 7. sınıf velileri) oluşan yedi kişilik bir takım oluşturuldu. Takıma katılım gönüllülük esasına göre gerçekleştirildi. Bu takımla ilk önce 3 günlük bir eğitim yapıldı. Öğrenen okul sistematiği Türkiye ‘de lisanslı bir çalışmadır. Evrim Çalkavur ve Yavuz Durmuş öğrenen okul çalışmasının Türkiye’deki uygulayıcılarıdır.
‘’Öğrenen okul birlikte öğrenme kapasitelerini sürekli geliştiren insanlar topluluğudur.’’
Peter Senge

Geri dönüşüm bilincinin okulda yerleştirilmesi için kullanılan yöntemler aşağıda kısaca özetlenmiştir. Öğrenen okul felsefesi ile yaparak yaşayarak sorunların çözülmesi öğrenilir ve yeni sorunların oluşmasını önlemek için çalışmalar yapılır.
Bu uygulamada kullanılan araçlar ve yöntemler aşağıda belirtilmiştir:

* Ustalıklı tartışma: Verilerle konuşmak, dinleme, anlama ve anlatmak.
* Uygulama tablosu: Problemin çözümlenmesi için takım üyeleri görevler alır. Bu görevlerin yazılı olduğu tablodur. Uygulama tablosunda her görev bittiğinde izleyen bir görev alınır.
* Neden Analizi: Büyük problemlerin küçük problemlere dönüştürülerek çözümlenmesi kolaylaşır. Tüm problem tek bir şablon üzerinde takip edildiği için çözüm önerilerinin bulunması kolaylaşır.
* Beş disiplin: Somut bir proje üzerinde beş disiplini kullanarak, ölçülebilir sonuçlara ulaşılabilir.

a. Düşünsel modeller
1. Sol sütun
2. Sonuç çıkarma merdiveni
3. Anlatma ve anlatmayı dengeleme
b. Kişisel yetkinlik ve duygusal zekâ
c. Ortak vizyon belirleme
d. Takım halinde öğrenme
e. Sistem düşüncesi

* Paylaşım toplantıları: Kasım 2008 tarihinden itibaren Temiz Dünya öğrenen organizasyon uygulama takımı her pazartesi 17.00–19.00 arası toplanmaya başlamıştır. Bu toplantılarda takım koçları Ertuğrul Akbaş ve Nihat Tapan da eksiksiz katılmışlardır. Aynı zamanda önceki yıl bu tarz takımlarda yer alan öğrencilerimiz öğrenci koç olarak takım toplantılarına katılmaya devam etmektedirler.
* Sponsorlar: İlköğretim müdiresi Zuhal Aşçı, eğitim koordinatörü Tahsin Yıldırım ve Bursa Final Eğitim kurumları il yöneticisi Yasin Taşel takıma maddi ve manevi yönden destek vermeye devam etmektedirler.
* Sosyal ağ: Okul çalışanları, öğretmenler, veliler ve öğrencilerden oluşur. Amaç herkesi iletişim ağı içine dâhil etmektir.
* Ölçme ve Değerlendirme: Bu projede ölçüm vizyonda belirtilen rakamlara ulaşma yöntemiyle ölçülmüştür

BULGULAR VE YORUM
Temiz Dünya öğrenen okul uygulama takımının vizyonu: Bursa ilinde Kasım 2008 – Haziran 2009 tarihleri arasında en az 2000 kişiyi atık maddelerin ayrı ayrı toplanması ve değerlendirilmesi konusunda bilinçlendirilmesi. Aynı zamanda ailemizde, velilerimizde, öğretmenlerimizden ve okuldaki öğrenci arkadaşlarımızdan tanıdığımız insanlardan destek alarak en az 2000 kg kâğıt atık, 200 poşet plastik atık, en az 100 poşet metal atık toplanmasını sağlamak ve bu bilinci yaygınlaştırmak.
Aşağıda yer alan grafikte vizyona ne kadar ulaşıldığı görülmektedir.
VİZYON TAKİP GARAFİĞİ
AYLAR
KÂĞIT (KG)
METAL(POŞET)
PLASTİK(POŞET)
KASIM
8
8
5
ARALIK
27
11
7
OCAK
31
13
10
ŞUBAT
700
15
12
MART
425
21
38
NİSAN
750
30
53
MAYIS
-
-
-
TOPLAM

HEDEF
2000
100
200
YORUM: Öğrenen okul projesi 2006 yılının eylül ayından beri Bursa Final Okullarında uygulanmaktadır. Şu anda İstanbul ve Samsun şubelerinde de bu proje uygulanmaktadır. Rehberlik ve psikolojik danışma açısından bu projenin öğrencilere, velilere, öğretmenlere ve yöneticilere çok büyük yararı olmuştur. Her şeyden önce veli –öğretmen- öğrenci iletişimini verimli hale getirmiştir. İletişimi kaliteli hale getirmiştir. İnsanların bakış açısını zenginleştirmiştir. Yapılan yaşam başarısı değerlendirme envanteri sonucunda aşağıda yazılan veriler elde edilmiştir. Yaşam başarısı envanteri Final Okulları Eğitim Danışmanı Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu tarafından oluşturulmuştur.
1. Ait olma birey olma sürecinde öğrencilerimizde olumlu gelişme gözlemlenmiştir.
2. Liderliğin paylaşılması sağlanmıştır. Çünkü yapılan her toplantıda sırayla bir takım üyesi toplantı lideri olmuştur.
3. Özgüven artmıştır.
4. Sorumluluk alma artmıştır.
5. Motivasyon yükselmiştir.
6. Öğrencilerimizin kendini değerli hissetme duygusu artmıştır.
7. Zamanı verimli kullanma yeteneği gelişmiştir.
8. Biz bilinci gelişmiştir.
9. Akademik başarıda artış gözlemlenmiştir.
10. Korku kültürü zayıflamaya başlamış, saygı kültürü pekişmeye başlamıştır.

İnsanlar arzu ettikleri ortak geleceğe ulaşmak için hem birlikte hem de birey olarak kendilerini sürekli geliştirmek zorundadır. İnsanlarda ‘’İstedikleri sonuçları elde etme kapasitelerini sürekli olarak geliştirme çabası’’ olgusunun yerleşmesini sağlamak için yapılan çalışmalardan ibarettir öğrenen okul projesi. Bu projenin iki yönü vardır. Birisi elde etmek istediğimiz ya da ulaşmak istediğimiz sonuçların neler olduğunu bilmemiz gereğidir; bu da sürekli amacımızı göz önünde tutmamızı, üzerinde düşünmemizi, bir vizyon oluşturmamızı gerekli kılar. İkincisi de vizyonumuz doğrultusunda hareket edebilme yeteneğimizi sürekli geliştirmemiz gerektiğidir.

ÖNERİLER
Öğrenen okul sistematiği rehberlik ve psikolojik danışma servisleri için ideal bir çalışmadır. Bir okulda bu felsefeyi oturtmanın yaklaşık 4–5 yıl süreceğine inanıyorum. Biz üçüncü yılımızdayız. Okulda bu çalışmaya katılmayan öğretmen ve öğrenci kalmadığında bu yeni bir okul kültürün oluştuğunun göstergesi olacaktır. Bu çalışma için Evrim Çalkavur ve Yavuz Durmuş’tan profesyonel yardım alınması gerekmektedir. Bu kişiler okul yönetimiyle kısa bir uygulama yaptıktan sonra okul yönetimin desteğini de arkalarına alarak 8 öğretmenin gönüllü olarak seçilmesini istiyorlar. Daha sonra bir eğitim öğretim bu kişiler bir vizyon çerçevesinde çalışıyorlar. Bu sekiz kişi koç olduktan sonra öğrenci takımları kuruluyor. Bu çalışmanın en güzel tarafı okuldaki çalışanlar tarafından yürütülmesidir.

KAYNAKÇA
Cüceloğlu, Doğan: İletişim Donanımları, Remzi Kitabevi, İstanbul
Cüceloğlu, Doğan: Korku Kültürü, Remzi Kitabevi, İstanbul
Cüceloğlu, Doğan: Mış Gibi Yaşamlar, Remzi Kitabevi, İstanbul
Çalkavur, Evrim: Öğrenen Organizasyon Yolculuğu, Remzi Kitabevi, İstanbul 2005
Senge, Peter: 5. Disiplin
Çalkavur, Evrim-Durmuş, Yavuz: Hayatı yorgun Yaşamayanlar, Remzi Kitabevi, İstanbul 2008
Not: Bu metin 12 mayıs 2009 tarihinde hazırlanmıştır.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EĞİTİMDE MARKALAŞMA

Eğitim, yeni kuşakların toplum yaşamındaki yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayış elde edilmesi ve kişiliklerin geliştirilmesi etkinliğidir.

Her tanımda eğitimin yeniye, güzele varma amacı vurgulanır.Sözgelişi 19. yüzyılın iki reformcusu Locke ve Roussean’nun eğitimle ilgili görüşleri çağdışı kalmıştır.Oysa onlar Bertran Russell’in dediği gibi yaşadığı çağın en büyük düşünürleriydi.Tarihsel süreç içerisinde toplumların ekonomik, siyasal, sosyal beklentileri değişir.Bu değişime ayak uydurabilmenin tek yolu yeni düşünceler üretmektir.Bu da ancak her yönü ile çağdaş bir ortamda özgür, laik, demokratik kalitesinden ödün vermeyen marka olmuş eğitim kurumları ile gerçekleştirilebilir.

Marka Nedir?

“Marka ; ticarette, üretilen ve yapılan malları, aynı cinsten olan başkalarından ayırmaya yarayan işarettir.Marka malın ya da ambalajın üzerine konur.” Türkiye’de 1965 tarih ve 551 sayılı Markalar Kanunu ile yapılan düzenlemede marka sözcüğü böyle tanımlanmaktadır.

Marka, Oxford Amerikan sözlüğünde “Kimlik belirlenmesi amacı ile sıcak bir demir yapılan işaret ve bu amaçla kullanılan demir olarak tanımlanır” ve Amerika’da kovboylar ile başladığı belirtilir.Oysa bu durum yalnız Amerika’da kovboylara ait bir özellik değildir.Anadolu’da da Yörükler hayvanlarına kızgın demir ile işaret koyarak kendilerine ait olduklarını belirlerler.

Onlarca değişik çeşit marka tanımına rastlamak mümkündür.Eşyalara marka vurdurma geleneği Ortaçağ’ın başlarından itibaren Avrupa’da görülür.Örneğin Fransa krallarının çamaşırlarına marka olarak zambak işlenirdi.Çamaşırlara marka fildişinden yapılma küçük mühürlerle gerçekleştirilirdi.Fransa’da bu gelenek Fransız İhtilaline kadar sürdü.

Ortaçağ ve Yeniçağ’da kaliteli ürün yapılmasını sağlamak amacı ile birçok ülkede Lonca örgütleri marka vurmayı zorunlu kıldılar.Böylece kendi loncalarında çürük ,kısa sürede yıpranan ürün yapımını engellemeye çalıştılar.Marka vurmayan esnafları loncalarından attılar ve mesleklerini icra etmelerini önlediler.

Marka anlayışı sanayi devriminden sonra malın ,hizmetin kalitesini gösteren işaret olarak algılanmaya başlandı.Büyük kuruluşlar rakiplerine fark atabilmek için amblem ve logo kullanarak kaliteleri ile kendilerini diğerlerinden ayırmaya başladılar.

Günümüzde ise marka, ticaretin olmazsa olmaz koşulu olarak algılanmaktadır.

Çünkü; her sektörde serbest piyasada yaşanan rekabet yalnız iyi olanların ( marka ) ayakta kalmasına olanak vermektedir.

Markalar insanların yaşamları boyu yıllarca yaşar, oysa ürünler ölürler!…İşte uzun süreçte kazanmak ve pazarda varlığını sürdürmek isteyen firmalar bundan dolayı markalarına yatırım yapıyorlar ve marka olmak için uğraşıyorlar.Bu gerçekten uzun soluklu bir süreçtir. Bugün yatırım yapıp yarın sonuç almak gibi beklentileri olanlar hayal kırıklığına uğrayacaklardır.Bu süreçte ancak ,uzun soluklu davranabilenler kazanacaktır.

TÜRKİYE’DE MARKA YARATMANIN ZORLUKLARI:

Ülkelerin marka yaratmaları, bulundukları ekonomik, siyasal, toplumsal durumları ile direkt ilgilidir.Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde marka yaratmak için büyük emekler verilse de çoğu zaman istenilen başarıya ulaşılamıyor.İşverenler, işçiler iyi bir şeyler yapmak para kazanmak istiyor,küçümsenemeyecek yatırımlar yapıyor, paralar harcıyor.Ancak çoğu zaman harcadığı paranın karşılığını alamıyorlar.Bunun nedeni :

- okunan sürekli yayınların ve kitapların azlığı
- seminerlere, panellere katılımların azlığı
- “işe adam değil,adama iş” mantığının hala etkili olması
- uzmanlığa, bilgiye, kişisel gelişime yeterince değer verilmemesi
- “her şeyi ben bilirim” zihniyeti
- gereksiz yere yapılan reklam ve sponsorluklara fazla para harcanması
gibi bilinçsizlik ve bilinçsizliğin etkinliğinden dolayı markalaşmak çok zor olmaktadır.Türkiye’de birçok marka var gibi görülse de çoğu görecelidir.Kartondan yapılmış fildişi kulesi örneği gibidirler.Küçük bir sarsıntıda yok olmakla yüz yüze kalabiliyorlar.

Türkiye’de bunlardan dolayıdır ki ;
- Sürekli ekonomik sorunlar yaşanmaktadır.
- İşsizlik büyük sorun olarak sürmektedir
- Üniversiteli iş adamlarından daha çok ,alaylı işadamları daha etkilidir
- Piyasada uzman olmayan uzmanlar doludur

Ve doğal olarak bütün bunların toplamı ve sonucu olarak firmalarda verimsizlik etkili olmaktadır.

Türkiye’de ki firma ve kurumlar tüm bu olumsuzlukları yaşamak istemiyorsa uzmanların yardımı ile markalaşma için AR-GE’ lerini oluşturmalı ve AR-GE desteği ile çağın koşullarına göre sürekli yenilenip gelişmelidirler.

EĞİTİMDE MARKA OLMANIN ZORUNLULUĞU :

Bütün sektörler için geçerli olan markalaşma ,eğitim sektörü için de geçerlidir.Çünkü rekabetin arttığı, velinin ,öğrencinin bilinçlendiği bir ortamda öğrencinin eğitim hizmetini satın alması, kaydını yaptırması için bir gerekçesi olmalıdır.Eğitim kurumunu kendisi ile özdeşleştirmeli, yaşam biçimi ile ilişkilendirmeli ve hizmeti satın almayı yaptığında kendini iyi hissetmelidir.

Son 10-15 yıldır Türkiye’de belli sayıda eğitim kurumları markalaşma sürecine girmiştir.Bazıları güçlü bir marka olarak kendilerini hissettirmeye başlamışlardır.Ancak çoğu hala güçsüzdür. Bunun temel nedeni ise ,” bilginin, uzmanlığın yeterince devreye sokulmamasıdır.Hatta iyi durumda olan markaların bazıları bile sezgiler, tahminler, öykünmeler hatta rastlantı ve şans olarak gelişmiş, bugünlerine ulaşmıştır.”

Marka olmuş okul öncesi eğitim kurumları, ilköğretim okulları,liseler, üniversiteler ve dershaneler kalite ve ekonomik yönden geleceğe daha güvenle bakarlarken , öğretmen, öğretim görevlileri ya da diğer yetkin çalışma elemanları bulmakta zorlanmazken ,marka olamamış eğitim kurumları günü kurtarma mücadelesi vermekte geleceğe kaygı ile bakmaktadırlar.

Kısacası ayakta kalmak ,süreklilik göstermek isteyen tüm özel eğitim kurumlarının tek çaresi markalaşmak ve kaliteli hizmet vermektir.

Çünkü kalite,günümüzde bireysel ve kurumsal başarının anahtarı olarak kullanılmaktadır.Bu anlayış birdenbire ortaya çıkmamıştır.Hızla değişen ve globalleşen dünyada bu değişimi hızlandıran teknoloji, ekonomik, toplumsal ve yönetsel değerler, daha güzel, daha iyi olanaklarda yaşama çabaları kalite kavramını ortaya çıkarmıştır.Hatta kalite kavramı yetmediği için marka olayını zorunlu kılmıştır.Günümüzde ulusal ve evrensel düzeyde üretim ve hizmet sektöründe zorlu rekabet ortamında sektörlerin var olmaları, yaşamaları,süreklilik gösterebilmelerinin başka çıkar yolu kalmamıştır.

“ Davranış değiştirme süreci ” olarak tanımladığımız eğitimde de markalaşma kaçınılmazdır.Değişim ve gelişmelerin hareket noktası olan eğitim her türlü geçişin hareket kapısıdır.Buna bağlı olarak da eğitim kurumları mevcut konumlarında yapısal ve işlevsel değişiklik yapmak zorundadırlar.Yoksa süreç içerisinde hantallaşırlar ,günün gereksinimlerine yanıt veremezler, küçülürler ve sonunda yok olup giderler.Bu duruma düşmemek için eğitim kurumları vakit
geçirmeden kendileri ile yüzleşmeli,kaliteli olanı yetiştirebilmek için markalaşmalıdır.

EĞİTİMDE MARKALAŞMANIN SÜRECİ :

Marka ,nesnel ve öznel özelliklerin karışımıdır.Eğitimin nesnel özellikleri öğretmen, doküman, eğitim ortamı,binadır.Öznel özellikleri ise eğitim kurumunun markasıdır.Bunun yarattığı güvenilirlik, aranılırlık, itibardır.İşte bu güvenilirliği ve aranılırlığı yaratma sürecinde bazı kuralların uygulanması zorunludur.
Bu kuralları şöyle sıralayabiliriz:

Kalite :

Kalite mükemmeli olağandan ayıran özelliktir.Eğitimde kalitenin hedefi daha fazla başarı ve daha az başarısızlık,olağandan sıyrılmak mükemmele ulaşma çabası olmalıdır.
Eğitimi bir üretim hattı olarak düşünmemeli, sonu olmayan bir eğitim-öğretim süreci olarak ele almalı.Kurumun sağlayacağı hizmetleri ve standartlarını açık bir biçimde tanımlamalıdır.Bunu yaparken de veli, öğrenci, öğretmen ile işbirliği yapmalıdır.Velinin, öğrencinin ,öğretmenin beklentilerinin hızla değiştiğini görmelidir.Yarınlarında varolmak isteyen eğitim kurumları “ öğrenci ” odaklı bir kalite sistemi geliştirmek zorundadır.Ama şunu da unutmamak gerekir kaliteyi ön plana çıkarmak bunun yeterli olacağını düşünmek markalaşmada hüsrana neden olabilir.Çünkü markalaşmada kalite gereklidir fakat tek başına olursa yetersiz kalır.

Tanıtım ve Reklam :

Bir markanın doğuşu tanıtımla sağlanır.Burada reklamın ön planda olacağı anlamı çıkarılmamalıdır.Reklam doğduktan sonra gereklidir.Doğuş sürecinde kamuoyunu kurumumuz hakkında konuşturabiliyorsak bu daha etkilidir. Veliyi, öğrenciyi, öğretmeni, eğitim kurumumuzun kalitesi,mükemmelliği, başarısı hakkında konuşturmak zorundayız.Bunu sağladıktan sonra da, sağlıklı büyüyebilmek için reklama gereksinim vardır.Ancak şunu da unutmamalı Laura Rios’in dediği gibi “Reklam bütçemiz bir ülkenin savunma bütçesi gibidir.Reklama ayırdığımız paralarla hiçbir şey satın alamazsınız, onlar sadece Pazar payını rakiplerimize kaptırmanızı engeller.”

Amblem ve Logo :

Amblem markanın işaretle sembolleştirilmesi.Logo ise markanın isim
olarak yazılmış, dizayn edilmiş halidir.Markalaşma sürecinde bunlar iyi belirlenmeli, çağdaş, çekici , anlaşılır, akıllarda kalıcı olmalı ve kolay kolay değiştirilmemelidir.

Sözcük :

Marka eğitim kurumu ,velinin, öğrencinin, öğretmenin zihninde yer edinecek bir sözcüğe sahip olmalıdır.Başarı,güven,kalite gibi….ya da etkili bir cümleye “hiçbir başarı tesadüf değildir”, “başarının adresi ” gibi….

İsim :

Uzun süreçte marka bir isimle özdeşleşir, örtüşür bunu sağlamada eğitim kurumunun yaptığı işle markasını örtüştürmesi gerekir. Ankara TED, Final ,Sınav, Koç, Sabancı …v.b .Böylece ismin markalaşması kolaylaştırılır.Ancak isim yaratmakla marka yaratmanın farkını da unutmamak gerekir.Bazen marka yarattıklarını sanırlar, oysa sadece meşhur isimler yaratırlar.Yapılan bu hatalar kurumun sürekliliğini önler. Marka isimleri her zaman şirket isimlerinin önüne geçmelidir.

Yayılma ve Daralma :

Bir markayı yaratırken marka gücünün yayılma oranı ile ters orantılı olduğu unutulmamalı, markayı genişletmek kısa vadede kar marjını genişletse bile o kurumun işlevinin değiştiği imajını verir.Böylece genişleme-yayılma markanın en kolay baltalama yolu olmuş olur. Hele bu marka başka (eğitim dışı) kurumlara da verilirse bu süreç daha da hızlandırılmış olur.Marka dar tutulursa daha güçlü olunur.Eğitimin bir koluna diyelim ki ÖSS pazarına hükmetmek için daha güçlü olunur.

Öncü markalar kategorilerini ( etkili alanlarını )genişletebilirler ancak markalarını asla genişletmemeliler.Ancak bu durum ,marka olmuş isimlerin eğitime pay ayırdıkları zaman değişebilir (Koç ,Sabancı gibi ).

Kurum Arkadaşlığı :

Bir kategori yaratabilmek için, bir markanın, başka markalara da çağrıda bulunması gerekir.Güçlü, egemen olan marka rakiplerine katlanmakla yetinmemeli onları davet etmelidir.Koç Holdingin eğitimde diğer holdinglere örnek olduğu gibi.

EĞİTİMDE MARKALAŞMANIN YOLU :

İşe Uygun Üst Yönetim Kadrosu :

Burada en önemli unsur liderdir.Öncelikle lider ve yönetici arasındaki
ayrımın farkında olunmalı.Zaman zaman birbirine karıştırılan bu iki kavram arasında önemli farklar bulunduğu unutulmamalıdır.çünkü geleneksel “yönetici” tutum ve alışkanlıkları ile gelişme, yenileşme sürecinin önünde ciddi engeller oluşturmaktadırlar.Çünkü yöneticilerin birçoğu kendini yenilemez, geliştirmezler.

Bundan dolayı yöneticiler seçilirken “liderlik” özelliğine sahip olanlardan seçilmeli ve beyin kadrosu iyi oluşturmalı.

Yani öncelikle yapılacak işin hedef kitlesine uygun vizyona sahip bir eğitim kurumu sahibi ya da ortakların içerisinde kabul edilmiş lideri olmalı. Sonra da , onun kurumda yapacağı değişikliklere, gelişmelere ayak uydurabilecek, vizyon sahibi, kültürlü, soran, sorgulayan, gerektiği zaman karar alıp uygulayabilen bir üst yönetim kadrosu bulunmalıdır.

İyi Bir Çalışanlar Grubu Oluşturulmalı :

Etkili iletişim kurabilen, entelektüel, diksiyon ve fiziksel olarak kendini öne çıkarabilen bir çalışanlar grubu, bu grupta da takım ruhu oluşturulmalıdır.Ben yerine “biz” diyebilen anlayışı egemen kılmalı ve kesinlikle başarıları ödüllendirilmelidir.Ve unutulmamalı ki ; ancak iyi güdülenmiş çalışanlarla marka oluşturulabilir.

Kaliteli Hizmet :

Eğitim sektöründe kadro, doküman, yayın, fiziki konum ve şartlar ile öne çıkılmalıdır yoksa “ seçmek diğerlerinden vazgeçmektir ” sözü oluşturulamaz.

Hedef Kitlenin Belirlenmesi :

Hedef kitlenin belirlenmesi değişik ölçütlerden yararlanıp değerlendirmesi dikkatlice yapılmalıdır.Çünkü bütün öğrenciler hedef kitle olamaz.Ekonomik, demogratik, sosyolojik, psikolojik hatta kişisel etkenler göz önüne alınarak kitle belirlenebilir.

İsim Verme :

Markalaşmaya gidilecekse, isim seçimine dikkat edilmeli, eğitim karakterine uyan kitlenin kulağına hoş gelen, eğitimi, başarıyı, yaptığı işi çağrıştıran bir isim verilmeli

Tanıtım :

Marka, kalitede olduğu kadar iletişim anlamında da tanıtımla marka örtüşmelidir.Görsel kimlik ve halkla ilişkiler son derece önemlidir.Bu arada en çok dikkat edilmesi gereken nokta eğitim kurumu sahiplerinin zevk ve beğenilerine göre tanıtım ve reklam yapılmamasıdır.Bu iş uzmanlarına bırakılmalıdır.Yoksa markalaşma da kurumsallaşma oldukça zor olur.

Değerlendirme :

Ne yapılırsa yapılsın, hangi icraatta bulunulursa bulunulsun mutlaka değerlendirilmeli.Üst yönetim öğrencinin, velinin, öğretmenin ve diğer çalışanların görüşlerini almalı, önerilerini değerlendirmeli, araştırmalı ileriye bakarken mutlaka ara sıra geriye dönüp değerlendirme yapmayı da unutmamalıdır.

Geliştirme ( AR-GE ) :

Sürekli gelişme, kalitenin artırılması , imajı da ,karı da artıracaktır.Bu nedenle AR-GE’ye çok önem verilmeli kurumun harcama payları arasında mutlaka yer almalıdır.Dünyadaki yenilikleri, gelişmeleri izleyecek, onlara uyum sağlayacak bir birim oluşturulmalıdır.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Naylon hayat kutusu: Televizyon

Artık köylerde genç kızlar şalvar giymek istemiyor. Çünkü televizyonda daha farklı kıyafetler var. Televizyon isteklerimizi, değerlerimizi, ilişkilerimizi, yediklerimizi şekillendiriyor. Belki de daha kötüsü: Çünkü uyuşturuyor!

Diziler içimize işledi

İstanbul’un turistik cazibeleri arasına Büyükada’nın işlek caddelerinden birindeki iki ev daha eklendi: Ahmet’in eviyle Yasemin’in evi… “Hatırla Sevgili” dizisinin çekimlerinde kullanılan evler. Adaya gidenler bu terkedilmiş görünen evlerin pencerelerinden içeri bakıyor. Sokaktan her geçen “Bu Ahmet’in evi, bu Yasemin’in evi” diyor.
Bir de mor elbise var; fenomen… “Yaprak Dökümü” dizisinde bir nişanda giyilmiş olan elbisenin taklitlerini her dükkanda görmek mümkün.
“Diziden al haberi” dönemine de girdik. Yassıada sürecinde olup bitenleri de milletçe “Hatırla Sevgili”de anlatıldığı şekliyle öğreniyoruz. Dizinin yapımcısı Tomris Giritlioğlu bile şikayetçi.

Uzaktan kumanda

Belki elimizdeki kumandayla televizyonun hakimi olduğumuzu düşünüyoruz. Ya birileri bizi, yavaş yavaş televizyonda gördüklerimiz aracılığıyla uzaktan kumanda ediyorsa?
Televizyon seyretmek, bu dizileri bağrımıza basmak göründüğü kadar masum şeyler değil. Mesela, reklam seyretmediğinizi düşünürken aslında birçok reklama maruz kalıyorsunuz. Televizyonda herkesin elinde sigara tutması, devamlı cep telefonuyla konuşulması, her dizide rakı içilmesi sizce tesadüf mü? Reklam ajansları artık müşterilerine hangi dizilerde yer almaları gerektiğini de söylüyor. Bu tür gizli reklamlar, hatırlarsanız Truman Show filminde de iğnelenmişti.

Dizilerde ürünler kadar, bazı hayat biçimleri ve değer yargıları da alttan alta pazarlanıyor. Ahlaki değerleri boşverme, hiçbir çaba harcamadan zengin olma, lüks içinde yaşama ve aşırı tüketme hırsı ekranlar aracılığıyla her gün pompalanan değerlerden birkaçı.
Dr. Mustafa Merter, “Dokuz Yüz Katlı İnsan” kitabında ahlaki değerlerimizi yok saymanın psikolojik rahatsızlıklara zemin hazırladığını ifade ediyor. Dizileri bağrımıza bastıkça içimiz oyuluyor.

“Alkol ve sigaranın özendirici biçimde gösterilmesi, çocukların hayal gücünü olumsuz etkileyecek görüntülere yer verilmesi, cinsellikle ilgili öğelerin çocuklar ve aile üzerinde olumsuz etki yapması, şans oyunları reklamlarının çocuklara kötü örnek olması, insanların aşırı tüketime yönlendirilmesi, polisiye olaylar ve şiddet olaylarında yaralı ve ölülerin görüntülerinin açıkça, perdeleme yapılmadan yayınlanması, nikâhsız beraberliklerin topluma iyi bir durum gibi sunulması, sunucu ve katılımcıların çok açık kıyafetler giymesi, sunucu ve konukların çok açık giyinmeleri.” 2007’de Mayıs ayına kadar Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK)’na yapılan şikayetlerden bazıları.

Plastik hayatlar

Televizyon ekranından savaş görüntüleri, bombalar gösterilirken bir yandan bazı evlerde yemek yeniyor. Başkalarının felaketi, sadece başkalarınınmış zannediliyor. Daha dün gazetecilere ispiyonladığı meslektaşına “Ay, canım, seni gördüğüme ne kadar sevindim” diyen show programı sunucusu botokslu plastik bir gülümsemeyle bize bakıyor. Gizli-açık eşcinsellik alkışlanıyor. Kadınlar ekranda giyinmekle giyinmemek arasında bocalamış, mini eteklerinin uçlarını aşağı doğru çekiştiriyor.

Bütün bu saydıklarımız sadece ekranda durduğu gibi durmuyor.
“Uzaktan Kumandalı Çocuklar” kitabında Adnan Tönel televizyonun çocuk dünyasını sihirli dizilerle, sıfır beden Barbie’lerle bozduğunu ifade ediyor. Ekrandaki rol modeller çocuk gelişimini olumsuz etkiliyor, yanlış beslenmeye teşvik ediyor. Oturma odalarımızda kanlı cinayetler işleniyor.
O eşsiz aile kurumumuz zedeleniyor. Manevi değerlerimiz, ahlaki değerlerimiz zedeleniyor.
Artık köylerde genç kızlar şalvar giymek istemiyor; gençler tarlada değil, zehirli fabrikalarda çalışmak istiyor…

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARI

İletişim tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. İnsanın varolması ile ortaya çıkan iletişim olgusunun temelinde, paylaşma ihtiyacının giderilmesi gerçeği yatmaktadır. İlk çağ insanının bir av öyküsünü başkalarına anlatmak için mağara duvarlarına çizdiği resimler, başarılı geçen bir avdan sonra ateşin çevresinde yapılan danslar, komşu kabilelerle haberleşmek için belki de yeni reisin seçiminden duyulan mutluluğu paylaşmak amacıyla göğe gönderilen renkli dumanlar, gemicilere yol gösteren fenerler, ressamın tuvaline yansıttığı renkler ve çizgiler, bestecinin notalarla kurduğu ortaklığın neticesinde doğan besteler, sinemacının fikrini belgeleyen filmleri, balerinin duygularını yansıttığı hareketleri, pandomimcinin biraz da esrar perdesiyle gölgelendirdiği jest ve mimikleri; hepsi, paylaşma ihtiyacının giderilmesi için başvurulan iletişim yollarıdır.

Yaşamak da başlı başına iletişim faaliyetlerini kapsayan bir olgudur. Doğduğumuz andan itibaren çevremizle sürekli iletişim, etkileşim içine gireriz. Bilinçsizce çevremizi etkilemeye, değiştirmeye; yine bilinçsizce etkilenmeye, değişerek çevremize uyarlanmaya başlarız. Bu çift yönlü etkileşim, hayat boyu sürer gider. Yaşadığımız sürece zekamızı, kültür ve birikimimizi, kişiliğimizi iletişim alışkanlıklarımız ve iletişim çabalarımızla ortaya koyarız. Duygu ve düşüncelerimizi başkalarıyla yine iletişim yoluyla paylaşırız. Anlamak, anlatmak, öğrenmek, başkalarına ulaşabilmek için de iletişime başvururuz. Denilebilir ki iletişim, beşikten mezara kadar hep bizimledir ve bizim için hava kadar hayatî bir ihtiyaçtır. İletişimi, temel prensibi paylaşım, etkileşim ve ortaklık kurmak olan, çeşitli semboller ve araçlarla dünyayı daha yaşanılır kılan, ileti alışverişine dayalı sosyal bir süreçtir, diye tanımlayabiliriz.

İnsanoğlu, varolduğu günden bugüne dek iletişim kurmak için çeşitli araçlara başvurmuştur. Kendi gelişimine paralel olarak kullandığı araçlar da gelişmiş; sürekli gelişen iletişim araçları birbirini tamamlamış; ancak birisi, diğerinin yerini alamamıştır. İletişimin en yalın, en ilkel araçlarından biri kabul edilen işaretlere, kelimelere dayalı olan yazı ve konuşma dilinin yanı sıra, beden dili ile sözsüz anlatımlar (jestler, mimikler, dokunma, cevap vermeme, sessiz kalma gibi davranış ve tutumlar; dans, resim, v.b.) da yüzyıllar boyunca kullanıla gelmiştir.

Teknolojik gelişimin tabiî sonucu olarak gelişen ve elektronikleşen iletişim araçları, iletişime sürat ve kolaylık sağlamakla kalmamış; aynı zamanda iletişimi, kitle iletişimine çevirmiştir.

Günümüzde posta, telgraf, telefon, faks gibi haberleşme araçları; gazete, radyo, televizyon gibi kitle iletişim araçları; uydular, bilgisayarlar (İnternet ve e-mail) birer iletişim aracı olarak iletişimin ayrılmaz parçaları durumuna gelmiştir. Bu elektronik iletişim araçları, günümüzde, kurduğu haberleşme ağıyla kültürü de yaygınlaştırmış; dünyamızı Mc.LUHAN’ın deyimiyle “küresel bir köy”e dönüştürmüştür.

Kitle iletişim araçları, genel bir tanımla “kitlesel bir boyutta ileti dağıtabilen araçlar” (ÖZKÖK, 1985:93) olarak tanımlanabilir.

Tarihî açıdan bakıldığında kitle iletişim araçları, tiyatro; gazete, kitap, dergi, broşür gibi yazılı basın; sinema, film, radyo, televizyon, plak, kaset, CD, bilgisayar gibi iletişim teknolojisindeki gelişmelerin ürünü olan araçlar, günümüze gelinceye değin hızlı bir gelişim göstermişlerdir.

Günümüzde toplumsal varoluşu gerçekleştirerek ortaklık yaratmak, bu varoluşu ve ortaklığı sürdürebilmek için kitle iletişimine; dolayısıyla kitle iletişim araçlarına ihtiyaç vardır. Çünkü kitle iletişim araçları, uzmanların ortak bir noktada birleştikleri üzere, sahip olduğu özellikleriyle alıcı kitlesi üzerinde yarattığı etki ve etkileşim süreci sonunda toplumsallaştırmayı gerçekleştirmeye muktedir araçlardır.

Kitle iletişim araçlarının özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

Kitle iletişim araçları, sosyal statüsüne göre herhangi bir farklı yaklaşım oluşturmadan çok sayıda insana aynı iletiyi, aynı anda ulaştırabilmektedir.
Kitle iletişim araçları, yayınları ile belirli bir süreklilik ve düzenlilik (yayın periyodu) gösterir.
Kitle iletişim araçları, sürekli ve düzenli yayınları ile toplumda kendilerine karşı bir talebin oluşmasına neden olurlar; bu talep, zamanla alışkanlığa, hatta ihtiyaca dönüşür.

Kitle iletişim araçları ile aktarılan iletiler, belge niteliği ve değeri taşıdığı için inandırıcılık ve alıcıyı ikna etme özelliğini de kazanmaktadır.

Özellikle radyo ve televizyon, iletiyi olay anında aktarabilme özelliğine sahiptir.
Kitle iletişim araçları ile gerçekleşen iletişim sürecinde, geri besleme imkânı yoktur; bu nedenle, alıcının tepkisi anında ölçülememektedir.
Kitle iletişim araçlarının fonksiyonları üzerinde ilk kez duran LASWELL (1960), bilgi verme, ikna etme ve toplumsallaştırma fonksiyonlarından söz etmektedir. Charles WRIGHT (1961), kitle iletişim araçlarının bu fonksiyonlarına eğlendirme fonksiyonunu eklemiş; Kenneth BOULDING (1962) ise bu fonksiyonların yanı sıra, malları tanıtma fonksiyonunun önemini vurgulamıştır (AZİZ, 1982:2).

Aysel AZİZ (1982:2), William RIWERS ve Wilbur SCHRAMM’ın (1969) görüşlerine katılarak kitle iletişim araçlarının fonksiyonlarını;

“Haber verme, eğitme, eğlendirme,
Dış dünyayı görmemizi sağlama,
Kültürün toplumumuzdan, bizden sonraki toplumlara ve nesilden nesile geçişini sağlama,
Eşya ve hizmetlerin tanıtılmasına, satılmasına yardım etme,
Dışımızda oluşan fırsat ve çağrılara karşılık verme ile sosyal hareketlerde genel rızaya ulaşma arasında bağ kurmamıza yardım etme” olarak sınıflandırmıştır.
Kitle iletişim araçları, bu fonksiyonları gerçekleştirirken doğal olarak alıcı üzerinde de bir etki yaratır. İletişim, her şeyden önce bir bilgi alışverişidir. Bu alışverişten amaçlanan da anlamak, anlatmak, öğrenmek ve eğitim görmek ihtiyaçlarının giderilmesidir. Bu ihtiyaçların giderilmesi amacıyla başlatılan iletişim sürecinin sonunda yaşanan olgu, etkileme ve etkilenme; yani etkileşimdir.

Araştırmacılar, kitle iletişim araçlarının etki alanlarını;

“Fert, grup ya da örgüt düzeyinde etkilenme,
Sosyal kurum düzeyinde etkilenme,
Toplum düzeyinde etkilenme,
Kültür düzeyinde etkilenme” olarak gruplandırmaktadır.
Kitle iletişim araçlarının etkileri fert açısından ele alındığında ise;

“Bilgi ya da görüşü kapsayan etkiler,
Tavır ya da duyguyu kapsayan etkiler,
Davranış üzerine etkiler” olarak üç ana başlık altında inceleniyor.(USLUATA, 1994:84)
Kitle iletişim araçlarının etki türleri;

“Tavır ile düşünce değişiklikleri,
Ferdî ve toplu tepkiler,
Gündem belirleme,
Toplumsallaştırma,
Denetim,
Gerçeği tanımlama,
Egemen ideolojinin sürdürülmesi” olarak sınıflandırılmaktadır. (USLUATA, 1994:84)
Kuramcılar kitle iletişim araçlarının etkilerinin fert ve toplum açısından ne yönde olduğu konusunda ortak bir görüşe sahip değiller; konu ile ilgili tartışmalar, günümüzde de sürmektedir. Kimi araştırmacılar kitle iletişim araçlarının fert ve toplum açısından etkilerinin olumlu olduğunu savunurken kimi olumsuz olduğunu, kimileri ise sınırlı olduğunu savunmaktadırlar.

Araştırmacılar, hangi görüşü savunurlarsa savunsunlar sentez olarak ortaya çıkan ortak bir görüş var: Kitle iletişim araçları, bilgi, görüş ve düşüncelerin paylaşılmasını sağlayan; sosyal örgütlenmeyi güçlendiren; kamuoyu oluşturan; insanın anlama, anlatma, öğrenme ve eğitim görme gibi temel ihtiyaçlarını karşılayan; insan ilişkilerini değiştirip geliştiren; yeni davranış ve tutum kalıplarını, görüş ve düşünce akımlarını yaygınlaştıran en etkin iletişim araçlarıdır.

AZİZ, Aysel,Toplumsallaşma ve Kitlesel İletişim, Ankara, A.Ü.B.Y.Y.O. Yayınları, 1982, No:2., S: 2
ÖZKÖK, Ertuğrul,İletişim Kuramları Açısından Kitlelerin Çözülüşü, Ankara, Tan Yayınları, 1985, S: 93
USLUATA, Ayseli,İletişim, İstanbul, İletişim Yayınları, 1984, S: 84

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KARAR VERME BECERİSİ

Karar kelimesi sözlüklerde “bir iş veya sorun hakkında düşünülerek verilen kesin yargı” olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımdaki dikkat çekici nokta kararın bir “düşünme” süresi sonunda oluşmasıdır. Bir başka deyişle “düşünülmeden” hareket etme ya da konuşma karar almak değil, bir anlamda ezberlenmiş, otomatik tepkilerdir.

Karar almak/vermek becerisi bir yanıyla seçim yapmayı bir yanıyla da sorumluluk almayı içermektedir. Seçimdir çünkü kişi karar veriyorsa en az iki şeyden birini seçiyordur. Sorumluluktur çünkü kişi aldığı kararın ya da alınmasında ortak olduğu kararın sonuçlarıyla yüzleşmek durumundadır. Bu anlamda herkes bir karar verdiğinde, “bir davranış yapmayı tercih ettiğinde” kendisine etkisini merak eder, öğrenmek ister. Kısaca sağlıklı karar verebilmek için sorumluluk almak, alınan kararın sonuçlarını ve etkilerini tanımlayabilmek önemlidir.

Gençler için en büyük zorluklardan birisi gelişim dönemlerinin bir sonucu olarak herhangi bir durumda karar vermek, seçim yapmaktır. Dünyayla ve hayatla ilgili deneyimleri kısıtlı olduğu için al(acak)dıkları kararlar onları kaygılandırır. Zaman zaman tüm kararları kendi başlarına vermek isterler fakat bedellerini ödeme konusunda cimri davranabilirler. Zaman zaman ise -başarısız karar verme deneyimlerinin- de etkisiyle birebir kendileriyle ilgili konularda bile karar verme sorumluluğunu almaktan kaçarlar.

Aşağıdaki öykü karar verme becerisini desteklemeniz için size bir fikir verebilir:

Hayata nasıl bakmalı?Bir zamanlar, her şeyden sürekli şikayet eden; her gün hayatının ne kadar berbat olduğundan yakınan bir kız vardı.Hayat, ona göre, çok kötüydü ve sürekli savaşmaktan, mücadele etmekten yorulmuştu. Bir problemi çözer çözmez, bir yenisi çıkıyordu karşısına. Genç kızın bu yakınmaları karşısında, mesleği aşçılık olan babası ona bir hayat dersi vermeye niyetlendi.Bir gün onu mutfağa götürdü. Üç ayrı cezveyi suyla doldurdu ve ateşin üzerine koydu. Cezvelerdeki sular kaynamaya başlayınca, bir cezveye bir patates, diğerinebir yumurta, sonuncusuna da kahve çekirdeklerini koydu.Daha sonra kızına tek kelime etmeden, beklemeye başladı. Kızı da hiçbir şey anlamadığı bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda karşılaşacağı şeyi görmeyi bekliyordu. Ama o kadarsabırsızdı ki, sızlanmaya ve daha ne kadar bekleyeceklerini sormaya başladı.Babası onun bu ısrarlı sorularına cevap vermedi. Yirmi dakika sonra adam, cezvelerin altındaki ateşi kapattı.Birinci cezveden patatesi çıkardı ve bir tabağa koydu.İkincisinden yumurtayı çıkardı, onu da bir tabağa koydu.Daha sonra son cezvedeki kahveyi bir fincana boşalttı.Kızına dönerek sordu: – “Ne görüyorsun” ?- “Patates, yumurta ve kahve”, diye alaylı bir cevap verdi kızı.- “Daha yakından bak bir de” dedi baba, “patatese dokun.”Kız denileni yaptı ve patatesin yumuşamış olduğunu söyledi.- “Aynı şekilde, yumurtayı da incele.” Kız, kabuğunu soyduğu yumurtanın katılaştığını gördü.En sonunda, kızının kahveden bir yudum almasını söyledi. Söylenileni yapan kızın yüzüne, kahvenin nefis tadıyla bir gülümseme yayıldı. Ama yine de bütün bunlardan bir şey anlamamıştı: – “Bütün bunlar ne anlama geliyor baba ?”Babası patatesin de, yumurtanın da, kahve çekirdeklerinin de aynı sıkıntıyı yaşadıklarını, yani kaynar suyun içinde kaldıklarını anlatti. Ama her biri bu sıkıntı karşısında farkli farklı tepkiler vermislerdi.Patates daha önce sert, güçlü ve tavizsiz görünürken, kaynar suyun içine girince yumuşamış ve güçten düsmüstü. Yumurta ise çok kırılgandı; dışındaki ince kabuğun içindeki sıvıyı koruyordu. Ama kaynar suda kalınca, yumurtanın içi sertleşmiş katılaşmıştı. Ancak, kahve çekirdekleri bambaşkaydı. Kaynar suyun içinde kalınca, kendileri değiştiği gibi suyu da değiştirmişlerdi ve ortaya tamamen yeni bir şey çıkmıştı.- “Sen hangisisin ?” diye sordu kızına. “Bir sıkıntı kapını çaldığında nasıl tepki vereceksin ? Patates gibi yumuşayıp ezilecek misin? Yumurta gibi, kalbini mi katılaştıracaksın ? Yoksa, kahve çekirdekleri gibi, başına gelen her olayın duygularınıolgunlaştırmasına ve hayatına ayrı bir tat katmasına izin mi vereceksin ?

Ø “Bulunduğunuz ortamda (aile, okul, arkadaş çevresi) sizinle ilgili ve sizi etkileyen kararlarda ne kadar sorumluluk aldığınızı?” kendinize sorup etkinizi yetersiz buluyorsanız kararlarda daha fazla etki sahibi olmayı deneyebilirsiniz.

Hayatta pek çok seçenekle karşı karşıya kalıp farkında olarak veya olmayarak pek çok kez karar vermek zorunda kalabilirsiniz. Günlük hayatınızda ne yiyeceğiniz, nereden alışveriş yapacağınız, televizyonda hangi programı izleyeceğiniz gibi konularda verdiğiniz kararların yanı sıra eğitsel konularla ilgili kararlar da yer almaktadır. Verdiğiniz kararlar hayatınızın akışını olumlu veya olumsuz yönde de etkileyebilir. Karar verirken “ya o, ya da bu” şeklinde düşünmek yerine karar vermede sırasıyla yapılması gerekenleri uygulamak daha uygun olabilir. Karar verme aşağıdaki şekilde basamaklandırılabilir:
1.Verilecek kararı tanımlayın.
2. Karardan beklediğiniz sonucu belirleyin.
3. Bilgi toplayın.
4. Seçenekleri ve bu seçeneklerin her birinin avantaj ve dezavantajlarını belirleyin.
5. Kararı verin.

Karar verme sürecinde basamaklar kadar stratejiler de önemlidir. Bu stratejiler:
İç Tepkisel karar Verme: Seçenekler üzerinde yeterince düşünmeden, içten geldiği gibi karar verme
Mantıklı Karar Verme: Karar verirken seçenekler hakkında bilgi toplama, seçenekleri dikkatlice inceleme ve her birinin olumlu ve olumsuz yanlarını değerlendirerek karar verme
Bağımsız Karar Verme: Kendi başına karar verme
Kararsız: Verdiği kararları sık sık değiştirme isteği ve hiçbir karardan hoşnut olmama

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AİLE İÇİ SAĞLIKLI İLETİŞİM

Aile içi iletişimi sağlıklı hale getirmenin ilk şartı DİNLEMEKTİR. Publiylus Syrus; “çocuğuna servet bırakmak isteyen anne baba ona iyi dinlemeyi öğretmelidir” diyor.

Hepimiz iyi birer dinleyici olduğumuzu düşünürüz. Peki çocuklarımızla konuşur muyuz? –tabi ki konuşuruz. Çocuğuyla konuşmayan var mı? –yok. Peki çocuklarımızla günde ne kadar konuşuyoruz? -25-30 dakika konuştuklarını ifade eden ailelere tekrar bir soru: televizyon kapalıyken, başka bir işle meşgul değilken, gazete okumuyorken, yemek yemiyorken, nasihat etmeden, eleştirmeden, yargılamadan, sadece çocuğunuzla iletişime geçerek, beraberce bir şeyleri paylaştığınız, karşılıklı diyalogların yaşandığı konuşma kaç dakika sürüyor?

Soruya bu ölçüler eklenince yapılan araştırmalar, günlük konuşma süresinin ortalama 3 dakika olduğunu tespit etmiştir. Ülkemiz babalarının etkin bir şekilde dinleyip, paylaştıkları süre sadece 3 dakika. 3 dakikada çocuklarımıza, anne baba olarak kendi mesajlarımızı, örf ve adetlerimizi, toplumsal ahlaki değerlerimizi verebilme adına ne kadar etkilidir? Sonra da “şimdiki gençlerde ne saygı var ne sevgi. Kültürlerini bile bilmiyorlar” deyiveriyoruz. Üçer dakikayla ne kadar öğretebiliriz ki…

DİNLEMEYİ ENGELLEYEN ANNE BABA TUTUMLARI

1. KOMUTAN TAVRI: “Çocuğum bütün işlerini benim denetimimde, benim istediğim zamanlarda ve benim istediğim şekilde yapmalı.” Bu roldeki anne babalar çocuklarıyla ilgili olan her şeyi kontrol etmeleri gerektiğine inanırlar. Çocuklarının ihtiyaçlarını genelde kısıtlamaz, ihmal etmez. Çocuğu için her şeyin en iyisinin kendisinin önerdiği şekilde yapılmasını ister. Olaylar istediği gibi yapılmadığında, emir veya tehdit yoluyla çocuğunu kontrol altında tutmak ister.

2. ÖĞÜT VERME : “Biz senin için fedakarlık yapıyoruz, aman yüzümüzü kara çıkarma. Baban gece gündüz bizim için çalışıyor” gibi cümleleri uzun uzadıya anlatırlar. Bu roldeki anne baba çocuklarına yapmaları gereken şeyleri öğütlerler. Çocuklarının da öğütleri aynen tutmalarını isterler.

3. HER ŞEYİ BİLME: Bu roldeki anne baba, her şeyi bilir. Çocuk onlara bir şey anlatamaz. Leb demeden Çorum’un özelliklerini sayan tiplerdir. Çocuk bir şey anlatmak istediğinde “tamam tamam sen gene şundan bahsediyorsun” diye çocuğu sustururlar.
Aslı: baba yarın öğretmen….
Baba: öğretmen yarın okula çağırıp yine para isteyecek, ben onları bilirim…
Aslı: hayır, öğretmenim…
Baba: sen yine yaramazlık yapmışsındır o zaman, yoksa beni niye çağırsın. Ah kızım ah.
Aslı: baba öğretmenimizin tayini çıkmış.
Bu tür ailelere bir şeyler anlatmak çok zordur. O hep biliyordur zaten ve bildiği şeyi de dinlemez. Çocuğuyla ilgili bir problem vardır, anlatamazsınız. Veya anlatırsınız ama karşı tarafta hiçbir hareketlilik yoktur. O her şeyi bildiği gibi çocuğunu nasıl yetiştirmesi gerektiğini de biliyordur ve asla hata yapmamıştır. Oysa, karşımızdaki insanı doğru olarak anlamak için önce sonuna kadar dinlemek gerekir. Konuşması bittikten sonra konuyla ilgili sorular sormalı ve anlatılanları doğru anladığımızdan emin olmalıyız. Ağzımızı açıp gözümüzü kapamadan önce bir daha düşünmeliyiz.

4. SAVCI TAVRI : Savcıya göre zanlı baştan suçludur, onun suçlu olduğunu kanıtlamaya çalışır. Bu tür anne babalar da çocuklarını daha baştan suçlu ilan ederler. Murat’la Emre yan odada oynamaktadırlar. Emre ağlamaya başlar. Anne baba hemen seslenir: “Murat ne yaptın gene kardeşine?” Halbuki Emre kendi düşmüş olabilir.

5. ELEŞTİRMEN : “Önünden ye, elinle yeme, senin kadar dağınık çocuk görmedim, ben senin yaşındayken…” Bu anne babalar çocuklarını sürekli eleştirirler. Sorduğunuzda da “her türlü hatasını bu eleştiriler karşısında düzeltsin, beni örnek alsın da iyi davranışlar edinsin diye yapıyorum” derler. Bu eleştiriler, yapıcı olmadıkları için çocukta pek olumlu etki yapmaz. Aksi çocuğu hatalarına karşı sağırlaştırır.

6. UZMAN : “Komşu senin çocuk, biraz hiperaktif galiba” Bu roldeki anne baba, eğer çocuklarla ilgili biraz da kitap okuduysa biraz da eğitim aldıysa, etrafa uzman gözüyle bakarlar ve tanı koymaya başlarlar. Kendilerini bazen, çocuk eğitimcisi ve pedagog olarak görürler. Çocuklara tanı koymadan önce lütfen bir uzan görüşüne baş vuralım. Çocukların her davranışını analiz etmeye başlarsak, çocuklar sıkılırlar ve aileleriyle vakit geçirmek birlikte olmak istemezler.

7. TESELLİ ETME : “Olsun yavrum boş ver, önemli değil” Bu anne babalar, çocukları üzüntülü iken onların üzüntüsünü hafifletmek için, meseleyi halletmek yerine teselli ederler. Rahatlatıcı bazı sözler söylerler, sırtlarını sıvazlarlar. Hiçbir şey olmamış gibi, her şey yolundaymış gibi çocuklarının yaşadıkları kaygıları yok ettiklerini sanırlar. Aslında yok saydıkları yaşanan olaylar değil, çocuklarının hisleridir.

ÇOCUKLARIMIZLA SAĞLIKLI İLETİŞİM NASIL KURULUR?

Sürtüşmelerin olmaması, çocukların kapıyı çarparak çıkıp gitmemesi, kapalı bir kutu haline gelmemesi, büyüdükçe anne babasından uzaklaşmaması, büyüdüğünde anne ve babasıyla hala sohbet edebiliyor olması için çocuklarla nasıl bir iletişim içinde olmak gerekir?

Çocuklarımıza nasıl davrandığımıza şöyle bir bakalım. Çocuğumuza davrandığımız gibi bir arkadaşımıza davransak, çevremizde kaç arkadaşımız kalırdı? Çocuklarımızla iyi bir iletişim kurabilmek için, öncelikle arkadaşlarımıza gösterdiğimiz özeni, ilgiyi, dinleme becerisini, sabrı, hoşgörüyü, iyi niyeti çocuklarımıza da göstermeliyiz.

Çocuklara yetişkin gibi davranın; ama onların yetişkin gibi davranmalarını beklemeyin.
Bazı anne babalar çocuklarına, iyi bir eğitim verebilmek için, 2-3 gün küsebiliyorlar. Çocuk burada doğru davranmayı değil, problem olduğunda küsmeyi öğreniyor. Lütfen çocuklarınıza küsmeyi öğretmeyin. Sonra ileride büyük adam olurlar. Ve o zaman küsecek olurlarsa milletimiz zor durumlar yaşayabilir.

DİNLEME

Dinlemenin temelinde karşılıklı saygı ve kabullenme vardır. Aslında çevremizdeki insanlar, eşimiz, çocuklarımız, arkadaşlarımız yaşamakta oldukları sorunların farkındadırlar. Belki çözümünü de biliyorlardır. Onların bizden istediği, dinlenmek ve anlaşılmaktır. Okulda en çok konuşan, sürekli derste konuştuğu için uyarılan çocukların ev hayatlarına şöyle bir bakın. Evde televizyon müptelası olmuş, kendi dertlerinden dış dünyayı unutmuş veya aile fertlerine değer vermeyen ebeveynlerle karşılaşırsınız. Çocuk kendini evde ifade edemeyince dışarıda susmak bilmiyor.

Sık sık çocuklardan veya eşlerden, “siz beni anlamıyorsunuz” cümlesini duyabilirsiniz. Dikkatlice baktığımızda, karşı tarafın anlamadığını değil, dinlemediğini görürüz. Eleştirmeden, aşağılamadan, ad takmadan, akıl vermeden, açık tepkiler vererek dinlemeliyiz. O zaman onları anladığımızı düşüneceklerdir.

DUYMAK DİNLEMEK DEĞİLDİR.

DİNLEME ŞEKİLLERİ
1. KAPALI TEPKİ: Anne baba kabul etme ve anlama isteksizliklerini belli ederek çocuğun hislerini reddederler. Kapalı tepki iletişimi keser. Çocuğunuz ağlayarak yanınıza geldi ve “Bir daha onunla oynamak istemiyorum” dedi. Ona ne dersiniz?
“Ya demek öyle. Kim bilir sen ne yaptın?” : ağlıyorsun ama suçlusun mesajı
“Oyna yavrucuğum. Ne ayıp, hiç küsülür mü? Bu kadar üzerinde durma.” : sen gereksiz bir duygu yaşıyorsun; Üzerinde durma geçer mesajı. (duyguyu hiçe sayıyor.)
“Arkadaşlar küsmez, siz çocuksunuz daha. Yine oynarsınız.” : sen küstüğüne göre, zaten arkadaş değilmişsiniz; dedim ya arkadaşlar küsmez mesajı.
“Zaten arkadaşın da isteyerek yapmamıştır.” : yavrum, her insan hata yapar, o da hata yapmış; Sen yine de oyna; ayrıca şu anda seninle uğraşacak vaktim yok mesajı.
“Sen bilirsin. İster oyna, ister oynama. Özgürsün.” : umursamıyorum seni, yalnız başına kararını ver mesajı.
“Hayırdır, tartıştınız mı?” : merak ediyorum, aslında tartıştığınız ortada ama emin olayım dedim, tartıştınız mı anlat bakalım mesajı.
“Tamam oynama. Zaten ben de o çocuğu pek beğenmiyordum.” : benim beğenmediğim kişilerle arkadaşlık kurarsan böyle üzülürsün işte; hala arkadaşlarını doğru düzgün seçemiyorsun; beceriksiz mesajı.
“Gel beraber oynayalım. O da senin kıymetini anlasın.” : iyi ki bu problemi yaşadın. Ben de bir an önce benim yanıma gel diye bekliyordum. Sen diğer insanları boş ver, bizimle ol, senin kıymetini ancak biz biliriz mesajı.
“Biraz sakinleş, sonra oynarsın.” : git, sakinleş; böylece hem kızılmayacak bir şeye kızdığını görürsün hem de ben seni bu kızgınlıkta görmek istemiyorum,; sakinleş gel mesajı
“Boş ver onlar hep öyle yaparlar zaten.” : zaten karşı taraf suçlu, üzülme mesajı.
Bu cümlelerin hiçbirinde çocuğun duygusu anlaşılamamıştır. Bu cümleleri duyan çocuk, kendi duygu ve düşüncelerini açmaz. Zaten bu cümlelere “tamam”dan başka bir cevap verilemez ki çocuk ne anlatsın?
2. AÇIK TEPKİ (YANSITICI DİNLEME): Anne baba çocuğun hislerini ve söylediklerini kabul ettiğini ve anladığını belirterek onun bu hislere sahip olma hakkını tanır. Yansıtıcı dinleme; çocuğun hissettiğini, demek istediğini anlamak ve bunu ona bildirmektir. Çocuğun kendisini daha iyi görebilmesi için anne ve babanın ayna görevi yapmasıdır. Çocuk, anne ve babasıyla konuşurken kendi duygularını görebilmelidir. Böylece çocuk kendisini anlaşılmış ve kabul edilmiş hisseder. Açık tepkiyi uygulayabilen dinleyiciler, karşılarındaki insanları rahatlatırlar. Karşılarındaki kişi anlaşılma duygusunu fazlasıyla yaşar.
Çocuğumuz gelip, “Bir daha onunla oynamak istemiyorum” dediğinde ona ne söylersek, anlaşıldığını hisseder ve ikinci cümleyi kurmak ister.
“Arkadaşına kırılmış görünüyorsun.” : evet çok kırıldım. Çünkü bana … yaptı.
“Arkadaşına çok kızdın galiba.” : kızdırdı tabi. İzinsiz, kalemimi aldı.
“Yaşadığın olay seni çok üzmüşe benziyor.” : ben de onlarla oynamak istiyordum. Beni oyuna almadılar.
Bu tarz cümlelere çocuk, yanıt verebilir. Tekrar açık tepki verdiğimizde tekrar bir ey söyler, açılır ve rahatlar. Bir sorunu olduğu zaman başkasına gitmek veya içine atmak yerine size gelir. Bu açık tepkileri sürdürmek kolay değildir. Söylediğimiz cümleler çocuğun o anki duygusunu yansıtıyor mu, bu cümleyi söylediğimde bana ne diyebilir diye düşünerek devam etmeliyiz.
İletişim gerçekten çok önemlidir. Çünkü kendimizi ifade ettiğimiz bir yoldur. Kendimizi yanlış ifade etmemek için durup düşünmeliyiz. Çocuğunuzu ne kadar çok dinliyorsanız, sevginizi de o kadar çok göstermiş olursunuz.
Akşamları eve geldiğinizde, yemeğinizi yedikten sonra, televizyonun başına oturup zapping yapmak yerine, televizyonu kapatıp, bir çay demleseniz. Eşiniz ve çocuklarınızla birlikte karşılıklı oturup, güle oynaya en azından 20 dakika, yarım saat sohbet etseniz… her gün akşam evinizde sıcak bir atmosfer olsa… inanın çocuklarınızın davranışlarında çok hızlı değişmeler olur. Yeterince ilgi görmeyen çocuklarda rastlanan hırçınlık, öfke, içekapanıklık veya saldırganlık gibi davranış bozukluklarına, ilgili aile ortamında rastlanmaz. Çocuklarınız, ruhsal, zihinsel ve fiziksel olarak çok daha olumlu şekilde gelişmeye başlar.

AZ KONUŞMAYA ÇALIŞIN

Bazı anne babalar çok konuşmakla çocuklarının yanında etkinliklerini farkına varmadan azaltırlar. Çocuk böyle durumlarda rahatça, anne babaya karşı sağır olabilir. Eğer konuşmanız gerekiyorsa, çocuğun sizi dinlemeye hazır olduğunu hissettiğiniz zamanda konuşmalısınız. Siz daha az konuşup, çocuğunuzun daha fazla konuşmasına izin vermelisiniz.

ÇOK FAZLA SORU SORMAYIN

Çocuğunuzun üzerine, onu sıkacak ve bıktıracak derecede düşmeyiniz. Bazı anneler, çocukları okuldan gelir gelmez, günlük yaşantılarını dinlemeyi ve her çocuktan konuşkan olmasını isterler. Oysa çocuklar, konuşmak istediklerinde her şeyi anlatacaklardır. Okulda neler yaptın? Öğretmen yaptığın ödevleri nasıl buldu? Yazılıdan kaç aldın? Öğleyin ne yedin? gibi sorular yerine;

“Hoş geldin yavrum, nasılsın?” demek daha az baskıcıdır. Çocuklar, sınandıklarını düşünürlerse, hiçbir sorunuza cevap vermeyebilir. İçine kapanır ve davranış bozuklukları gösterebilir.

ÇOCUKLAR İÇİN 5 SEVGİ DİLİ

Çocuklarımızla çoğu zaman iletişim kuramadığımızdan, onların bizi anlamadıklarından yakınırız. Şaşırtıcıdır ki, çocuklarımız da aynı sorundan muzdariptirler. Siz ne kadar fedakar olursanız olun, onlar için ne alırsanız alın, ne kadar teşvik edeci konuşursanız konuşun, yaptığınız her şeye kolayca kulak tıkayıp sizden rahatlıkla şikayet edebilirler. İnsanlarla onların anladığı dilden konuşmazsak, ne kadar iyi konuşursak konuşalım, derdimizi anlatamayız. Bu nedenle çocuklarımızla konuşurken de onların sevgi dillerine dikkat etmeliyiz.

Çocuğa bir top almakla, onunla top oynamak arasında nasıl bir fark vardır? bu fark kişiden kişiye değişir. Eğer çocuğumuzun birincil sevgi dili armağan almaysa ona top almamız ona yetecektir. Ama eğer birincil sevgi dili nitelikli beraberlikse onunla keyifli zamanlar geçirmeliyiz.

Birincil sevgi dilleri, zarar verecek şekilde hiçe sayılan yetişkinler, özgüven için mücadele eder ve tüm yaşamları boyunca sevilmediklerini hissederler.
Peki çocuklarımızın birincil sevgi dillerini nasıl keşfedeceğiz???
Çocuklarımızı gözlemleyelim. Başkalarına sevgilerini nasıl gösterdiklerini izleyelim. Bizlerden rica ettikleri şeylere dikkat edelim. Çoğu zaman ricalarıyla kendi sevgi dilleri uyumludur. En çok takdir ettikleri şeylere dikkat edelim. Bunlar onların sevgi dilleri için birer ipucudur.

5 SEVGİ DİLİ
1. ONAY SÖZLERİ : Anne babalar genellikle çocukları küçükken onu cesaretlendirirler. Yürümeye ilk başladığında onu teşvik ederler. “hadi bir adım daha, aferin, çok güzel, daha iyisini yapabilirsin. Hadi canım” gibi cümlelerle ona güven verirler. Düştüğünde onu eleştirmezler, aferin demeye devam ederler. Çocuk büyüdükçe onay sözleri neden kınama sözlerine dönüşür? Neden küçükken gösterilen sabır, büyüyünce de sürmez? Birincil sevgi dili onay sözleri olan bir çocuk için olumsuz, eleştirel, küçültücü sözler, onun ruhunda derin izler bırakacaktır. 35 yaşındaki yüzlerce kişinin kulaklarında hala 20 yıl önce duydukları kınayıcı sözleri bulabilirsiniz. (Bunları hatırlamayanlar, Sani‘nin hikayesinde olduğu gibi etiketlemeye hayır diyebilenlerdir.)

2. NİTELİKLİ BERABERLİK : Nitelikli beraberlik, tüm ilginin karşımızdaki kişiye verilerek zaman geçirilmesidir. Eğer sonuçta çocuğunuzu yetişkinlerin dünyasına yönlendirmek istiyorsanız, çocuğunuzun seviyesine inmelisiniz. Ona ne kadar değer verdiğinizi bilmeden, sizin ne kadar bildiğinize değer vermezler. Çocuğunuzun birincil sevgi dili nitelikli beraberlikse ve siz küçük yaşlardan beri onunla nitelikli beraberlik yaşıyorsanız, büyüdüğünde de size onunla olmanız konusunda fırsat tanıyacaktır. Ama küçükken nitelikli beraberlik yaşatılmayan çocuk, büyüdüğünde, arkadaş çevresini, çocuklarıyla zaman geçirmek isteyen anne babasına tercih edebilir. Ailesiyle bir arda olmak yerine akranlarının dikkatini çekmeye çabalayabilir. Çeteleşme veya istenmeyen arkadaşlıklar görülebilir. İleriki yıllarda çocuklarımızın yaşantılarına seyirci kalmak istemiyorsak, ona verdiğimiz değeri onun anlayacağı dilde ona ifade etmeliyiz.

3. ARMAĞAN ALMA : Eğer çocuğumuz aldığımız armağanları çabucak bir kenara koyuyor ve nadiren teşekkür ediyorsa, aldığımız armağanlara özen göstermiyor yada değer vermiyorsa, büyük ihtimalle birincil sevgi dili armağan alma değildir. Ama eğer, çocuğunuz armağanınıza çok minnetle karşılık veriyorsa, armağanı diğerlerine gösterip ne harika armağanlar aldığını anlatıyorsa, hediyeye özen gösterip önemli bir yere koyuyorsa, bakımlı tutuyor ve onunla sık sık oynuyorsa çocuğunuzun birincil sevgi dili armağan alma olabilir. Birincil sevgi dili armağan alma olan bir çocuk için armağanın çok pahalı olmasına gerek yoktur. Sadece değer verildiği gösterilmeli ve o anda en iyi şeyin o olabileceği vurgulanmalıdır. Eski oyuncakların tamir edilmesi bile bazen yeni bir oyuncaktan daha hora geçebilir.
4. HİZMET DAVRANIŞLARI : Eğer çocuğunuz, sürekli sizin işlerinize yardım etmeyi teklif edip duruyorsa ve bir şey yapacağı zaman, bunu size hissettirmek için gözünüzün içine bakıyorsa, birincil sevgi dili hizmet davranışları olabilir. Ona sevginizi iletmenin yolu hizmetten geçer.
5. FİZİKSEL TEMAS : Fiziksel temas, çocuklarda doyurulması gereken en önemli ihtiyaçlardan biridir. Araştırmalar göstermiştir ki, sık sık kucaklanan çocuklar, kucaklanmayanlara göre duygusal olarak daha iyi gelişim göstermektedirler. Çocuğumuz daha bebekken onu sevmemiz sayesinde “sevgi” sözcüğünün anlamını kavrayamadan, sevildiğini hisseder. Araştırmalar, bir çocuğun başını okşamanın, onun daha iyi uyardığını ve motivasyonunu artırdığını ortaya koymuştur.
Sözel olarak duygularımızı çok iyi ifade edebilen bir toplum değiliz ama bari çocuklarımıza sevgimizi gösterebilelim. Küçüklükten itibaren onu öpelim; büyüdüğünde de ihmal etmeyelim. Bir genç, arkadaşlarının yanında öpülmekten hoşlanmayabilir ama bu hiç sevilmek istemediği anlamına gelmez ki. Allah’tan bizim toplumumuzda bayramlar seyranlar var da, aile fertleri olarak birbirimize rahatça dokunabiliyoruz. Bayramlar haricinde kaç kişinin çocuklarına samimi ve sıcak davrandığını merak ediyorum.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

PROBLEMLERİ NASIL ÇÖZERİZ?

Çocuklarımızda istemediğimiz davranışların ortadan kalkmasını istediğimiz durumlarda ne yaparız? Hemen akıl vermeye başlarız. Çocuklarımızın sadece dinlediği, bizim güzel nutuklar attığımız durumlarda problemi halletmişiz gibi bir hisse kapılırız. Ne kadar çok akıl verirsek o kadar az problem yaşanır zannederiz. Eğer akıl verme, işe yarıyor olsaydı, atalarımız “bir musibet bin nasihatten iyidir” derler miydi? Karşı tarafa sürekli akıl verdiğimizde problemlerini çözen çocuklar değil, problemlerinden kaçan veya sorunlarını başkalarına yükleyen çocuklar yetiştirmiş, yaşayarak öğrenmelerini engellemiş oluruz.
Bebek dünyaya geldiğinde anne babanın yönlendirmeleri başlar ve ömür boyu devam eder:
“Elleme, cıs, yapma, dokunma, onunla oynama, terli terli su içme, hırkanı giy, dikkatli yürü, bardağı kırmadan götür, dökmeden ye, ağzını yakma, süt çok sıcak, dikkat et, dersini iyi dinle, ödevlerini yap, çok televizyon seyretme, bilgisayarla oynama, çantanı hazırla, kahvaltını yap, sabah giderken alacaklarını unutma, büyüyünce doktor ol, evlilikte acele etme, biz sana uygun birini buluruz, bak anne babanın bulduklarıyla evlenenler daha mutlu oluyorlar…..” bu tür emir ve isteklerle devamlı olarak yapmaları gereken şeyleri öğütlüyoruz. Verdiğimiz öğütler ne kadar çoksa çocuğumuzun o kadar iyi olmasını bekleriz. Çocukların hangi okula gidecekleri, hangi mesleği seçecekleri hatta ne giyeceklerini bile bile kararlaştırırız.

Eğer çocuklarımızın hayatlarını bu kadar çok kontrol altına alırsak, çocuklarımız yanlış yaptığında ne yapacağız? Atılan ok hedefi bulmazsa ne olacak? Sonuç: pişmanlık
Akıl vermenin birinci dezavantajı; Birisi size akıl vermeye kalktığında direnç gösterirsiniz. Ya onun dediğini yapmazsınız, yada aksini yapmak istersiniz. Mesela, akşam yemeğinde anneniz en sevdiğiniz yemeği yapmış. Tam iştahla yiyecekken, anneniz “hadi yavrum yesene, bunlardan da ye, benim hatırım için, o kadarcık yemekle olur mu? Gençsiniz siz” gibi sözlerle daha siz yemeye başlamadan sizi doyururlar. Siz de inadınıza bir şey yiyemezsiniz. Mesela, okuldan gelmişsinizdir, biraz dinlenip çalışmaya başlayacaksınızdır. Anneniz hemen gelip, “hadi yavrum daha dinlenmedin mi, ödevlerini yap artık” diye sizi zorlayınca televizyondan kopamazsınız.
İnsanları karşımıza alıp akıl vermek yerine öncelikle oların yanında olduğumuzu bildirmemiz gerekiyor. Kendisiyle aynı tarafta olduğumuzu bilen çocuğumuz bize direnç göstermez.

Akıl vermenin ikinci dezavantajı; artık yapılması gerekli olan her şeyi biz söylediğimiz için, çocuklarımız neyi nasıl yapacaklarını düşünmemeye başlarlar. Çünkü hep yapılması gereken işleri siz söylemişsinizdir. Bırakın çocuğunuz kendi başına işinin üstesinden gelmeye çalışsın ve buna alışsın.

Bir sorun olduğunda, sadece akıl verirsek, günlük rutin konuşmaların ötesine geçmezsek ve onun fikrini almazsak, ileride karşılaştığı en küçük bir problemde bile ne yapacağını bilemeyecektir. 25 yaşına geldiklerinde daha hayata yeni başlıyor gibi tecrübesiz olacaklardır. Çünkü o güne kadar hiçbir işi kendi başlarına yapmamışlardır.
Basamakları sırayla çıkmak gerekir. Bunun yolu akıl vermek değildir. Problemin karmaşıklığına göre çözüm uzun bir zaman da alabilir. Ne yapacağımızı bilerek sabırla problemin üstüne gidersek sonuca ulaşabiliriz. Bunun için merdivenin basamaklarını sırayla çıktığımız gibi problemi çözmek için de belli bir sıra takip edilmelidir.

Çocuğumuzla ilgili bir problemle karşılaştığımızda ne yapacağız?
1. ALTERNATİFLERİ ARAŞTIRMA : Bu hususta takip edilmesi gereken yol şudur:
- Çocuğun hislerini anlamak ve açığa kavuşturmak için, yansıtıcı dinleme kullanılmalıdır. “Sinirlenmiş görünüyorsun”, “Bana …………. hissediyorsun gibi geliyor”
Çoğu zaman bizim onları etkili dinlememiz bile kendi başlarına çözüm üretmelerine büyük katkı sağlar. Yansıtıcı dinlemede zamanlama çok önemlidir. Çocuk kendini özgürce ifade edinceye kadar yansıtıcı dinleme sürdürülmelidir. Seçenek araştırmada acele etmeyin. Aksi takdirde çocuk sizin onu yönlendirdiğinizi düşünebilir. Seçenek araştırmanın etkili olabilmesi için, daha önceden açık iletişim kullanılmış olmalıdır.
- Beyin fırtınası yapılarak, alternatifler araştırılmalıdır. “Bu konuda yapabileceğin bazı şeylere birlikte bakalım.”, “Öğretmeninle aran daha iyi olsun istiyorsan, neler yapabilirsin?” gibi sorularla çocuktan mümkün olduğu kadar çok fikir almaya çalışılmalıdır. Önerilerimizi mümkün olduğu kadar az söylemeliyiz. İlk önerilerin çocuktan gelmesini desteklemeliyiz; böylece çocuğun fikir için bize bağımlı olmasını önlemiş oluruz. beyin fırtınasına burada küçük bir örnek yapacak olursak, “silgi ne işe yarar?, en uzağa uçan kağıdı kim yapabilir?”
Çocuklarımızın kendilerini ifade edebilme ve beyinlerini harekete geçirebilme adına onları bolca düşündürmemiz gerekli. Anne baba ve kardeşlerin olduğu bir ortamda bu düşüncelerini açık bir şekilde ifade edebilmeli. Bu ortamı sağlayabilirsek, kendilerine olan güvenleri artar.
- Çözüm bulmakta çocuğa yardım edilmelidir. “Sence en iyi fikir hangisi?”, “……… yaparsan ne olur, hiç düşündün mü?”gibi cümlelerle, çeşitli fikirleri değerlendirmekte çocuğa yardım edilmelidir.
Mesela, çocuğunuz “akşam geç yatacağım” diyor. Bunun olabilecek sonuçlarını konuşmalısınız. “Sabah kalkmakta zorlanırsın. Okula zor yetişirsin. Uykunu alamadığın için, okula gittiğinde, arkadaşların can kulağı ile öğretmeni dinlerken, sen öğretmeni dinlemekte güçlük çekebilirsin. Tüm günün verimsiz geçer” gibi açıklamalarla onunla konuşmalıyız.
- Kararın olabilecek sonuçları tartışılmalıdır. “Böyle yaparsan sonuçta ne olacağını düşünüyorsun?”
*- Uygulama için söz vermesi sağlanmalıdır. “Ne yapmaya karar verdin?”, “Söylediklerini ne zaman yapmayı düşünüyorsun?” Konuştuktan, ortak bir karara vardıktan ve olası sonuçları düşündükten sonra, çocuğunuzdan söz vermesini isteyin. Sonra aldığınız bu kararı uygulamaya başlayın.
- Gidişi değerlendirmek için, bir zaman üzerinde anlaşılmalıdır. “Ne zamana kadar, bunu uygulamayı düşünüyorsun?”, “Bu konuyu tekrar ne zaman görüşelim?”
Küçük yaşlardan itibaren, düşünmeyi öğrenen, sorunlara farklı çözümler getirebilen, empati kurabilen çocuklar, hayatta her şeye rağmen başarılı olmuşlardır.
Düşünmeyi öğretmek için bir soru:
“Benim ne erkek, ne kız kardeşim var. Fotoğraftaki adamın babası benim babamın oğludur. Fotoğraftaki adam kimdir?”
Beklemeyi öğrenmek, insanın kişiliğini ve sabrını geliştirir. Sabırlı insanlar kişilikli insanlardır. Çocuklarınızın arzularını hemen yerine getirmeyin. Belli engelleri aştıktan sonra, isteklerine ulaşırsa, daha sağlam kişilikli olur, mücadele etmeyi öğrenir.

2. PROBLEMİ SAHİPLENME : Ortada bir problem varsa öncelikle bunun kime ait olduğu tespit edilmelidir. Problem kiminse çözümünü de o bulmalıdır. Evde herkes kendi sorumluluğunu bilmelidir. Çorabımı çıkarmam gerekiyorsa, onu odada veya salonda değil de banyoda çıkarmalıyım. Nasıl olsa, eve geldiğimde ayaklarımı da yıkamam gerekiyor. Böyle davranmazsak, evde her türlü işi anne yapmak zorunda kalır. Ev hanımlarına genelde “Akşama kadar ne yapıyorsun ki?” diye sorulur. Onların yaptığı pek çok iş göze görünmez. Bunun yanında dağılan çamaşırları, çocukların oyuncaklarını, odasının toplamak gibi birinci dereceden kendi sorumluluğu olmayan bir çok işi yapmak çok vaktini alır. Bir de bunlara asıl yapması gereken işler, yemek, bulaşık, çamaşır, temizlik, ütü vs. de eklenince anneye zaman yetmez. Buna evde küçük bir çocuğun bakımı da eklenirse, anne çok yorulmaya ve sinir sitemi zayıflamaya başlar. Araştırmalara göre, tüm gününü özellikle 6 yaşından küçük çocuklarla geçiren bir anne, kendine zaman ayırmazsa, sağlığı zarar görmeye başlar. Normal zamanlarda kızmayacağı olaylara bile, ani tepkiler verebilir. Çocuklar annenin olduğu kadar babanın da çocuğudur. O zaman akşam baba eve geldiğinde en azından yarım saat çocuklarla ilgilense ve anne kendi başına kalsa, biraz dinlense, o anne daha hoşgörülü, daha sabırlı olur. Ama maalesef bizim toplumumuzda, baba, çocukla anne yemek yapana kadar veya bulaşık yıkayana kadar bile ilgilenmiyorlar. İlgilenseler bile, o zaman diliminde anne başka bir işle meşgul oluyor.
Birileri yapmamız gereken işleri üstleniyorsa, bizler de o rahata çabuk alışıyoruz. “Mademki işlerimizi yapan biri var, neden ben yapayım?”
Bir ailede herkesin yaşına ve kabiliyetine göre, sorumluluk ve görev verilmelidir. Bizler, evde iş yoğunluğundan şikayet ederken, “bu iş kime ait” diye düşünmeliyiz. Eğer benim işimse ben ilgilenmeliyim. Çocuğumun işiyse, çocuğum, eşimin işiyse, eşim ilgilenmeli. Hepimizin aynı derecede ortak sorunuysa, yaşımıza ve kabiliyetlerimize göre güç birliği yapmalıyız. (bahar temizliği yapılacak, her yer temizlenecek, badana-boya işleri)
Temizlik yapıyorsunuz. Misafir gelecek. Çocukların oyuncaklarını toplamamış olması kimin sorunu? Annenin mi, babanın mı, çocukların mı? Odanın dağınık olması beni kötü durumda bırakacak. O yüzden benim sorunum. Çocuklarınızla bir anlaşma yapın. “Çocuğum çabuk oyuncaklarını topla. Çünkü toplamazsan evimin dağınık olduğunu görecekler ve bu beni mutlu etmeyecek…” Toplamamakta ısrar ediyor. O zaman oyuncaklarını toplayın bir poşete koyun. İki gün oyuncakları yasaklayın. Böylelikle çocuklarınız, kendilerinin yapmaları gereken işleri yapmaya başlayacaklardır. Bunu uygulamamak başlangıçta kolay olmayabilir. Eğer ısrarla uygulamaya devam ederseniz, sağlıklı ve mutlu olacaksınız. Uygulamazsanız evdeki bazı insanlar fazla geniş ve rahat bazıları ise sinirli olacaklardır.
3. BEN MESAJLARI : Ben mesajları; karşımızdaki kişiyi suçlamadan, eleştirmeden, yargılamadan, onu olduğu gibi kabul edip, karşımızdaki kişiyle ilgili olarak hissettiklerimizi onunla paylaşmaktır.
Bazen karşımızdaki kişilerin yanlışlarını düzeltme, onlara daha güzeli gösterme adına, kendimizce çok iyi niyetle, tavsiyelerde bulunuruz. Fakat bunları yaparken kelimelere yüklediğimiz anlam, ses tonu, jest ve mimiklere dikkat etmeliyiz. Oysa karşımızdaki insan, konuşurken sergilediğimiz tutuma göre, bir anlayış geliştirir. Sonra da yanlış anlaşıldığımızı düşünürüz, oysa yanlış anlatma ihtimalimizi hiç düşünmeyiz.
Bazen çok iyi niyetle bir şey söylemek isterken, söylediklerimiz yanlış anlaşılıyor ve onları düzeltmek için, özür dilemek ve çok dil dökmek zorunda kalıyoruz. Yanlış anlaşılmaları yok etmenin ve söylemek istediğimizi açık ve doğru ifade etmenin yolu var.
Söylemek istediklerinizi şu kalıba göre söylerseniz; insanlara duygularınızı ifade ettiğinizde onları kırmamış olacaksınız. Duygularınızı tam olarak açıklayacak ve beklediğiniz ilgiyi göreceksiniz. Sizinle tartışmaktan zevk alan kişilerin artık tartışacak bir şey bulamadıklarını göreceksiniz.
“……………….. zaman, ……………… korkuyorum; çünkü…………………….”
“……………….. zaman, ……………… üzülüyorum; çünkü…………………….”
“……………….. zaman, ……………… unutuyorum; çünkü…………………….”
Okuldan çıktıktan sonra çocuğunuz en geç saat 16:30’da evde oluyor. Ama saat 17:30 olduğu halde hala gelmedi. Meraktan çatlıyorsunuz ve birazdan zil çalıyor, çocuğunuz geliyor. Ne yaparsınız? Sanırız, ilk tepkiniz şu olur:
“Nerdesin sen? Saat kaç oldu? Beni meraktan öldürecek misin be çocuk? Beni sinir hastası mı yapacaksın? İnsan annesini bu kadar bekletir mi? Neredeydin çabuk anlat”
Böyle yaparsanız, genelde tartışmaya davetiye çıkarmış olursunuz. Siz ondan özür beklerken o size kırılır. Kendini cezalandırılmış gibi hissetmez. Sizin bu tepkinizi üzüntü olarak değil de öfke olarak anlar.
Ama siz, ”Okuldan sonra eve gelmediğin zaman, başına bir şey gelmiş olacağından korkuyorum. Çünkü, nerde olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu.” Dediğinizde hem sizi rahatsız eden şeyi açıklamış olursunuz, suçlama yoktur; (Okuldan sonra eve gelmediğin zaman); hem davranışın sizi nasıl etkilediğini, neler hissettiğinizi anlatırsınız; (başına bir şey gelmiş olacağından korkuyorum); hem de davranışın sonucunu açıklamış olursunuz(Çünkü, nerde olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu). Ayrıca, esas sizi üzenin, bir saat geç kalması değil, bir saat boyunca onun nerede olduğunu bilmediğinizden dolayı başına bir şey gelebilecek olmanızdan duyduğunuz endişedir.
Böyle söylerseniz, çocuğunuz nasıl tepki verir? Muhtemelen pişmanlık duyar, özür diler ve bir daha yapmamaya gayret eder.

ÖRNEK OLAY:
Gece geç saatler olduğu halde, çocuğunuz uyuyamıyor. Yanına gidiyorsunuz ve neden uyuyamadığını soruyorsunuz. Yarın matematikten sınavı olduğunu ve çok endişelendiğini söylüyor. Burada ne yapmalısınız?
- Yahu evladım uyuyamayacak ne var ki?
- Şu sütü iç yavrum, uyumana yardım eder.
- İlk defa mı sınava giriyorsun; yat uyu işte.
- Sen de her şeyi amma büyütüyorsun ha!
- Ben sana güveniyorum. Sen başarırsın, bu kadar stres yapma.
Bu cümleleri söylediğimizde çocuk, anne babasının kendini anlamadığını düşünmektedir.
Burada problem sahibi kim? Kim endişe duymalı? Anne baba da uykusuz kalmalı mı? Çocuğa nasıl bir yaklaşımda bulunulmalı?
Anne baba çocuğa yansıtıcı dinlemede bulunmalı ve çocuk da ben mesajları ile kendi duygu ve düşüncelerini ifade edebilmelidir.
A : “Bu sınav seni hayli endişelendiriyor galiba. İyi hazırlanmadığını düşünüyor gibisin…”
Ç : “Hayır, bütün konulara çalıştım. Ama öğretmenin yarın ne soracağını bilmiyorum”
A : “Çalıştığın halde yanlış yapmaktan korkuyorsun”
Ç : “Aslında yanlış yapmaktan korkmuyorum, ya Esra beni geçerse?”
A : “Esra’nın seni geçmesinden endişeleniyorsun?”
Ç : “Hep onun birinci olmasından bıktım. Bu sefer onu geçmek istiyorum.”
A : “Yarın sınavda başarılı olmak istiyorsun. Bunun için de soruları çok dikkatli okuman gerekiyor. Eğer yeteri kadar uyumazsan yarın sınavda dikkatini toplamakta güçlük çekebilirsin.”
Ç : “Haklısın anneciğim, uyumalıyım”
Bu şekilde konuşmak belki, sorunu çözmeyecek, çocuğu o gece uyutmayacak, yarınki sınavda onu birinci yapmayacaktır. Ancak, çocukla anne arasında sağlam bir iletişim kurulmuş olur. Çocuk, “annem beni anlıyor” mesajını almış olur.zaten bu şekilde konuşmaktaki amaç, onu motive edip birinci yapmak değil, hayat boyu sürecek olan sağlıklı bir iletişimin temellerini sağlam atmaktır. Çocuk, bir sıkıntısı olduğunda rahatlıkla annesine açabileceğini ve anlaşılıp kabul göreceğini, eleştirilip, yargılanmayacağını öğrenmiş olur.

KARDEŞLER ARASI İLİŞKİLER

İnsanlık tarihinde ilk cinayetin kardeş kıskançlığı yüzünden işlenmiş olması, bu konunun önemini yeterince anlatır. İnsanda kötü duygu yoktur. Sadece iyiye yönlendirilmemiş duygu vardır.

Kardeşler arası ilişkilerde, aile içi sıralama önemli yer tutar. Çocuğun ailede kaçıncı çocuk olduğu farklı kişilik gelişimine neden olabilir.

BÜYÜK ÇOCUK

Ailenin ilk çocuğu olduğundan başlangıçta çok fazla ilgi görür. Anne baba olmanın heyecanını ilk kez yaşayan çiftler, tüm vakitlerini çocuklarına ayırırlar.
Yeni doğan kardeşle, eski ilginin azaldığını gören büyük çocuk, kendisini terk edilmiş olarak hisseder. Peki bu durumda büyük çocuğa nasıl davranılmalıdır?
Büyük çocukla, kardeş arasındaki ilişkiyi güçlendirecek ortamlar hazırlanmalıdır. Büyük çocuk kız ise, anneyle birlikte kardeşine bakabilir. Erkek ise, kardeşini korumaktan gurur duyacaktır. Kardeşler arasında asla kıyaslama yapılmamalıdır. Kardeşler, birbirlerinin yanında küçük düşürülmemelidirler.
Mesela, içeriden küçük çocuğun sesi gelse, hemen büyüğe bağırılır: “kardeşine dikkat etsene”; veya “ne yaptın gene kardeşine?” belki büyük çocuk hiçbir şey yapmamıştır. Ama bir süre daha bu şekilde etiketlenirse, kendine güveni kalmayacaktır.
Anne baba kardeşler arasındaki şikayeti önemsememelidir. Böylece kendi problemlerini kendileri çözmeye alışırlar. Kardeşlere aşırı ayrıcalık verilmesi de kardeşler arsında kıskançlığı körükler.

ORTANCA ÇOCUK:

İlk çocuğa göre daha ılımlı yaklaşılır. İlk çocukta yapılan hatalar azalır. Ortanca çocuk, ağabeyi veya ablasıyla kavga etse “sen küçüksün, sus bakayım” ; küçük kardeşiyle kavga etse, “sen büyüksün, kardeşine örnek olmalısın” denir. İki arada bir derede kalır, nasıl davranacağını bilemez.

KÜÇÜK ÇOCUK:

Küçük çocuk, ailenin ilgi odağıdır. Çok fazla şımartılır ve her zaman küçük olarak kalır. Bu durum egosantrik düşüncenin daha kalıcı olmasını sağlar. Kendisini dünyanın merkezi zannetmeye başlarlar. Küçük erkek çocuğun evde birden fazla ablası varsa, cinsel kimlik rolünün oluşumunda istenmeyen gelişmeler olabilir. Erkek çocuğun kendisine erkek arkadaşlar bulması zorunludur.

TEK ÇOCUK

Her ne kadar kardeşler arasında kıskançlık olsa da, çocuğun gelişiminde kardeş çok önemli bir yer tutar. Hiç kimse, çocuğun kendi öz kardeşinin yerini tutamaz. Kardeşlerin bulunduğu ortamda çocuk, sosyal yaşama daha kolay hazırlanır.
Tek çocuklar, genelde iletişim olarak, anne ve babalarıyla yetinir gibi görünürler. Yaşıtlarıyla küçük bir sorun yaşadığında uzlaşma yolunu kolayca göremez. Genelde yaşından büyük kişilerle birlikte olur. Ailede tek çocuk olunca, bırakacak bir yer de yoksa, bazen iş yerine götürülürler. Büyük insanlarla çok vakit geçirirler. Hal böyle çocuk, çocukluğunu yaşamadan olgunlaşır. Bu durum da çocukta bazı psikolojik sorunlara yol açabilir. Onun da bir çocuk olduğunu unutmamalı ve yaşıtlarıyla daha fazla zaman geçirmesine özen göstermeliyiz. Tek çocuk, anne ve babanın tüm ilgisini üzerinde toplarsa, ileride en ufak bir ilgi eksikliğiyle karşılaştığında sorun yaşayabilir. Kolaylıkla vurdumduymaz, şımarık, inatçı, başkalarını kullanmaktan zevk alan, kendi ayakları üzerinde duramayan bir çocuk haline gelebilir.
Çocuklar, 3-4 yaşından itibaren, anaokuluna gönderilmelidir. Anaokulu, aile dışındaki ilk ortam olduğundan, çocuk, hem okula hem sosyal hayata hazırlanır. Paylaşımı ve yaşıtlarıyla geçinmeyi öğrenir.

KARDEŞ HAZIRLIĞI

Çocuk, kardeş, olacağını duyduğu andan itibaren, kıskançlık hissetmeye başlar. Bebek için yapılan alışverişler, annenin çocukla eskisi kadar ilgilenememesi, babanın bebek için yapılan hazırlıklara heyecanla katkıda bulunması çocuğu çok rahatsız eder. Ailenin sevgisini denemek için, olmadık isteklerde bulunur, huysuzlaşır, mızmızlanır, ağlar. Anne bebekler eve döndüğünde ise, asıl zor dönem başlar. Çocuk, normal konuşabildiği halde, bebeksi konuşmaya, tuvalet ihtiyacını giderebildiği halde altını ıslatmaya başlar; uyku bozuklukları ve iştah azalması gibi sorunlar baş gösterir.
Anne baba, ortaya çıkan huysuzluklar, yaramazlıklar, bebeğin canını acıtmalar ve davranış bozuklukları karşısında sert tavır alır, ceza yoluna baş vururlarsa, ortaya yeni ve daha ciddi davranış bozuklukları çıkacaktır.

PEKİ, KARDEŞ KISKANÇLIĞINA KARŞI NE YAPALIM?

Aslında psikiyatride, kardeş çatışmalarının, çocukların uzlaşmayı, anlaşmayı ve empati kurmayı içeren sosyal ilişkileri geliştirmeleri için, zengin bir ortam oluşturduğu düşünülmektedir. Bu durumda, anne babaların, çatışmaları doğal karşılamaları ve nedenlerini anlamaya çalışmaları gerekmektedir.

Büyük kardeşin, yeni doğan kardeşiyle ilgili duygularını tanımlayın. Bu özellikle, bebeğin eve ilk getirildiği zamanki uyum dönemi için çok önemlidir. Kardeşini sevmesi için söylenen sözlere dikkat edilmelidir. “Onu çok seviyorsun” gibi onun pek katılmadığı cümleler kurmak yerine “o uyurken sessiz durmanın senin için kolay olmadığını biliyorum”, “annenin, bebeğe bakmak için bu kadar çok zaman harcamak zorunda harcamamasını isterdin değil mi?” gibi ifadelerle çocuğunuzun kendi duygularını NORMAL hissetmesini sağlayın.

Ayrıca bebeğin varlığına rağmen, hala ilk çocuğunuzu ne kadar sevdiğinizi anlatmaya çalışın. “sen hala benim için çok özelsin, kardeşinle bazen çok zaman harcasam bile, seni her zaman çok seviyorum”, “Demek kardeşinin ağlamalarına kızıyorsun? Doğrusu, ara sıra ben de kızıyorum. Özellikle geceleri ağlayıp beni uykudan uyandırdığı zaman. Ancak ben onun annesiyim ve ona bakmak zorundayım. Sen de küçükken böyle yapıyordum ve ben sana da annelik görevimi yapıyordum. Bazen birilerine kızmamız onu sevmediğimiz anlamına gelmez.“ Eğer, bu şekilde ona empatiyle yaklaşırsak, sevmek kadar kızmanın da normal olduğunu öğrenecek, duygularını inkar ve bastırmak yerine tanıma fırsatı bulacaktır. Kıskançlık insanın içinde var olan bir duygudur. Önemli olan onu olumlu bir davranışa kanalize etmektir.

Bütün suçu kardeşe atmayın. “Şimdi parka gidemeyiz, kardeşin uyuyor.”, “seninle oynayamam, bebeği yıkayacağım”, “şimdi sessiz ol, zaten bütün gece uyumadı” gibi sözler, çocuğun kardeşine karşı rekabet ve kıskançlık duygularını artırmanın en iyi yoludur. Çocuk bu cümleleri duydukça artık şöyle diyecektir: “Bebekten başka laf duymuyorum. Kardeşim yüzünden eğlenceli bir şey yapamaz olduk. Ondan nefret ediyorum, keşke burada olmasaydı.” Böyle bir surum oluşturmaktansa, çocuğunuza verecek daha mantıklı ve kardeşini suçlamasını sağlamayacak cümleler söyleyebilirsiniz: “Şu anda yapamam ellerlim dolu”, “yemekten sonra okuruz.”,” parka, baban işten gelince gideriz.”

Kardeşiyle ilgili olarak,doğru bir davranışta bulunduğu zaman, olumlu şeyler söyleyin. “Senin kardeşine ders çalıştırman beni çok mutlu etti. Kardeşlerine karşı aldığın sorumluluktan dolayı çok memnunum, teşekkür ederim.” Gibi sözlerle kardeşler arasındaki sevgi bağı kuvvetlenmiş olur.

Çocukların arasındaki kavga ve tartışmalardan uzak durmaya çalışın ki problemlerini kendileri çözmeye alışsınlar. Kardeşler arasında tartışma veya kavga olmuşsa, “ne oldu? Kim başlattı?” gibi sorular sormamak gerekir. Çünkü çocukların sizi her tartışmanın içine çekmesi onların ilişkileri açısından çok sağlıksız, sizin açınızdan da çok moral bozucudur. Çocuklarınız tartıştığında elinizden geldiğince, problemlerini kendi ararlında çözmelerine imkan sağlamalısınız.

Problemlerini çözebileceklerine dair olumlu ifadeler kullanın. “Siz ikiniz hiç anlaşamayacak mısınız?” veya “neden devamlı kavga ediyorsunuz?” gibi cümleler kadar, sesinizin tonu ve el kol hareketleriniz çocuğunuzun inanç sistemi üzerinde büyük etki bırakacaktır. Onların birbirleriyle iyi geçinme ve çözümler bulma konusundaki yeteneklerini onaylarsanız, size inanacaklardır. “Sizin ikinizin bunu halledeceğini biliyorum”, “Eminim ki kendi aranızda bunu çözeceksiniz.” Çocuk, çözemeyecek olsa bile çabalayacak, en ufak sorunda size gelmeyecektir.

Çocuklarınıza ayrıcalıklı davranmayın. Anne babalar genellikle küçüğü korumak, büyükten anlayış göstermesini istemek gibi yanlış bir davranışta bulunurlar. Küçük de bunu kullanarak en ufak bir anlaşmazlıkta basar çığlığı: “anneee abim bana vurdu!!!!!” Annede oyuna gelerek büyüğe bağırır: “sana kaç defa dedim, sen büyüksün, kardeşine biraz anlayış göster” Genellikle küçük çocuk, büyükle yarış içindedir, onun buyruğu altına girmek istemez. Büyüğe güç yetiremediğinde ezilmişlik rolü oynayarak, anne ve babayı yardıma çağırır. Çocuklarınızı eşit derecede sevmeyebilirsiniz; ancak eşit muamele etmek zorundasınız.

Çocuklarınızı kıyaslamayın. Çoğu zaman kıyaslama hatasına düşeriz; ama kıyaslama o kadar hayatımızın bir parçası haline gelmiştir ki, kıyasladığımızın farkına bile varmayız. “Odanı neden kardeşin gibi temizlemiyorsun!”, “ödevini ben söylemeden yapsana, ablana hiç hatırlatmıyorduk.” Çocuklarımızı bu şekilde karşılaştırdığımızda, onları incitiriz. Kontrol etmeye çalıştığımız kıskançlık ve rekabet böylece daha da artabilir. Çocuklar kim olduklarını bulmaya ve özgüvenlerini geliştirmeye çalışmaktadırlar. Bu süreci, başka birisi kadar iyi olmadığının söylenmesi kadar zedeleyen başka bir şey yoktur.

Her çocuğunuzu ayrı birer kişi olarak görün. Eğer kızlarınızdan birinin odası her zaman düzenli diğerininki çok dağınık ise, kıyaslama yapmadan önce, “odanı düzenli tutmak için ne yapabiliriz” gibi ifadeler kullanmalıyız. Önce olduğu gibi kabul ettiğimizi bildirip sonra onu değiştirme yoluna gitmeliyiz.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÇOCUKLARDAKİ OLUMSUZ DAVRANIŞLARI OLUMLUYA ÇEVİRME YÖNTEMLERİ

1. Kararlı Olmak : Çocuğunuz haftasonu arkadaşında kalmak istedi. Siz de izin vermediniz. Israr etti gene izin vermediniz. Yalvardı gene yok. En sonunda ağlamaya başladı. Hem söyleniyor hem ağlıyor. Siz de o sussun diye “öf git ne yaparsan yap” dediniz.
Çocuk bu davranış karşısında ne öğrendi? “annemden bir şey istediğimde önce rica edeyim. Vermezse, ısrar edeyim. Yine vermezse surat asıp tekrar isteyeyim. Yine vermezse ağlayayım. Yine vermezse sesimi yükselterek ağlayayım. O zaman mutlaka benim istediğimi yapacaktır.”
Yemek başında da aynı kavga çok yaşanır. Çocuk izlediği tv programından kopamadığı için sofraya oturmak istemez. Anne, “yemezsen yeme, sabaha kadar aç kal da öğren” der. Daha annenin bulaşıkları bitmeden çocuk “acıktım!” diye bir nara atıyor. Anne de koşarak odaya gelip merhametinden, “yavrum ne yersin? Yemek mi getireyim, tost mu istersin?” diye sorunca çocuğu bir daha akşam sofrasına oturtmak mümkün olmuyor.
Çocuklarımızı olumlu yönde geliştirmek istiyorsak anne babanın evetleri gerçek “evet”, hayırları gerçek “hayır” olmalıdır. Anne farklı baba farklı davranırsa çocuk anneye karşı başka davranan babaya karşı başka davranan bir çocuk olacaktır.

2. Tutarlı Olmak : Çocuğunuz sizi özlemiştir. Akşam eve gittiğinizde sizinle oynamak ister. Sizin de keyfiniz yerindedir. Yavrunuzun tepenizde dolanıp durmasına ses çıkarmazsınız. Başka bir gün çok moraliniz bozuktur. Çocuğunuzun her yaptığı size batar ve kızarsınız. Çocuk bu durumda doğru davranışın ne olduğunu öğrenmez. Sadece ortama uygun davranmayı öğrenir.
Yalnızken çocuğun davranışlarına kızmaz, yanımızda birileri varken “ aa çok ayıp, ben sana yapma demedim mi?” dersek çocuğumuzun tutarlı kişilik geliştirmesine engel oluruz.
Çocukların sağlıklı kimlik geliştirmeleri açısından ailede birlik sağlanmalıdır. Anne ne diyorsa baba ona uymalı, hatta yanlış söylüyorsa onu o anda uyarmamalıdır. Daha sonra birlikte verilen doğru karar uygun bir dille çocuklara aktarılmalıdır. İki tarafın da birbirini kötülediği bir aile ortamında çocuk, kendine sevecek başka birini bulacaktır.
Ailede sevgi, saygı ve birlik olmalıdır. Çocuğa uygulanacak disiplinde birliktelik sağlanmalıdır. Ailedeki en ufak bir geçimsizlik ve uyumsuzluk, çocukların yaşamına hemen etki etmektedir. Çocuk bu durumda sosyalleşme ve ahlak bakımından olumsuz gelişmeler yaşayabilir. Evde otorite olmayıp, anne babaya ait iki farklı kural olursa, çocuk neye uyması gerektiği konusunda bir fikir edinemeyecektir. Annesini de babasını da seviyor. Ama ikisinin kuralları farklı. Çocuk kime uyup imi memnun edecek? Buna karar veremeyen çocuk bir süre sonra bu ikiliği kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya başlayacaktır.
Ailede otorite kuran kişi baba ise, erkek çocuklar iyi ve sorumlu yetişmektedir.
Otoritede eşitlik çocuğun gelişimi açısından pek uygun değildir. Kendine en az güveni olan gençler bu ailelerde yetişenlerdir.
Otorite annede ve anne erkek rolü üstlenmişse, çocuk yeterli duygusal doyumu sağlayamaz. Çocuk sevgi açlığı çeker. Çünkü anneler, evde babayla çocuklar arsındaki köprü gibidirler, kaynaştırıcı unsurdurlar. Genelde “en son babalar duyar.” Baba duyana kadar da anne, olayı yumuşatır ve babaya uygun hale getirir. Evde anne de baba gibi erkeksi bir tutum sergilerse çocuk bu yumuşaklığı bulamaz ve ailesinden kopabilir.
Ayrıca otoritenin annede olması, çocukların cinsel kimlik gelişimlerini de olumsuz etkiler. Babanın uygun erkek modeli olmadığı ailede erkek çocuk, annenin uygun model olmadığı ailede de kız çocuk rollerini kavramada zorluk yaşarlar. Erkek çocukların sürekli kızların içinde yetişmesi ve onlarla birlikte büyümesi, ileride erkekleri kaba ve kırıcı bulmasına neden olabilir. Kız arkadaş çevresi kalabalıkken erkeklerle pek iyi anlaşamayabilir. Bu da gelecekte çocuğu sıkıntıya sokar.
Çocukları kaygılandıran en önemli şey, anne veya babanın ölmesidir. Ölümden sonra onları kaygılandıran en önemli şey ise anne-babanın ayrılmasıdır. Bir damla yağmur, koca denizde bir dalga oluşturmaz ama, aynı minik damla bir bardakta fırtınalara neden olur. Çocuklarımız bizim tartışmalarımızdan çok etkilenirler. Aile, sorunları fazla büyümeden çözmelidir. Bazı küçük tartışmaların çocukların yanında yapılmasında ve sonra da tatlıya bağlanmasında fayda vardır. Çocuk böylece anne babasının tartışsalar da ailenin bütünlüğünü koruyacaklarını ve konuştuklarında barışacaklarını öğrenir. Aile her tartıştığında “acaba ayrılacaklar mı?” kaygısı yaşamaz.

3. Sabırlı Olmak : Aramızda inşaat mühendisi olan var mı?Bir inşaat yapılacağı zaman toprağı kazarlar. Aylar geçer belki hala binadan eser yoktur. Derken bir bakarsınız, aylarca tek tuğlasını görmediğiniz bina birkaç hafta içinde bir gökdelen oluvermiş. Toprağı kazdıklarında temel attılar ve sabırla temelin iyice yerine oturmasını beklediler. Temel oturduktan sonra da güvenilir olduğuna kanat getirdiler ve apartmanı dikiverdiler. Rusya’da çatısı çöken havuzun mimarı Türk çıktı. Konya’da 11 katlı apartman çöktü. Depremde Veli Göçer göçürdü. Acaba bu binaların yıkılmasının ortak yönünün Türk müteahhitler olması sadece tesadüf mü?
Demek ki buradan şu gerçek çıkıyor : Türk insanının temel atıp, bekleyecek kadar sabrı yok. Hadi binalar yıkılıyor; altında kalan canlara ne demeli? Bina tekrar yapılır ama giden canlar geri gelmez!
İşte bunun gibi, çocuklarımızın da küçükken temellerini iyi atmazsak ileride kişilik bozukları yaşarlar ve oldukları yere yığılıverirler. Allah korusun, yıkılan binalar gibi çevrelerinde veya içlerinde bulunanlara da zarar verebilirler. O yüzden sabır, çocuk eğitiminde çok önemli bir unsurdur.
Çinliler 5 yıl boyunca sabırla suladıkları bir tohumun 6 haftada 27 metre olduğunu görünce ne kadar mutlu oluyorlardır. Oysa bizler, ne ektiysek hemen biçmek istiyoruz. Birine iyi davrandığımızda, sağlam bir nutuk çektiğimizde hemen düzelin, her şey yoluna girsin istiyoruz. Çok efendi gördüğümüz kişileri yavrularımıza örnek gösteriyoruz, hatta onları kıyaslıyoruz. Ama gidip o efendi çocuğun ailesine çocuklarını nasıl yetiştirdiklerini sormuyoruz. Başkası sabretsin, emek versin, ama bizim çocuğumuza biz bir şey yapmadan hemencecik istediğimiz gibi olsun. İstediğimiz gibi olmayınca ilgimizi iyiden iyiye kesip güya çocuğumuzu cezalandırıyoruz. Oysa asıl cezalandırdığımız ortada. Onlar istediğimiz gibi olmadığı için gene biz üzülüyoruz.
Büyüklerin dikkatini çekmenin en hızlı yolu hata yapmaktır. Çünkü çocuklarımız olumlu bir şey yaptığında takdir etmiyoruz. Sanki o yapması gereken ve onun zaten her zaman yaptığı bir şeymiş gibi geliyor bize. Çocuk da yaptığı davranıştan dolayı ilgi çekemeyince şaşırıyor. Beklediği “aferin” gelmeyince o da bu defa olumsuz davranışlar yapıyor ki siz onunla ilgilenesiniz.
Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!
Hey gidi küheylan koşmana bak sen!
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!
Necip Fasıl Kısakürek

4. Evde Sevgi Olmalı : İlişkiyi yürütmenin iki yolu vardır: ekip olarak ve rakip olarak. Bir ailenin çocuklarına yapabileceği en büyük iyilik birbirlerini sevmeleridir. Anne ve baba ayrı ayrı çocuğu seviyor ama birbirlerini sevmiyorlarsa, çocuk o sevgiden bir şey anlamayacaktır. Bir sevmek de yeterli değil, bu sevgiyi göstermek gerek. Ama sevgiden şımartmamak da gerek. Çocuk, onu her durumda sevdiğinizi bilmeli. “Beni 5 alırsam seviyorlar. Anneme yardım edersem seviyor. Babamın istediği gibi olursam seviyor.” Diye düşünmemeli. Anne baba da birbirlerine olan sevgilerini çocuklarının yanında ifade etmeli.
Çocuk okuldan geldiğinde her şeyi ailesine anlatmasını istiyorlar. Çocuk da “bugün okulda bir şey olmadı” diyerek geçiştiriyor. Aile bundan rahatsızlık duyuyor. “acaba bu bize neden bir şey anlatmıyor” diye düşünmeye başlıyorlar. Çocukta “beni sınıyorlar, deniyorlar, kontrol ediyorlar” düşünceleri açığa çıkınca bana geldiler. Ben de dedim ki: “siz işten geldiğinizde birbirinize gününüzü anlatıyor musunuz? Yoksa sadece çocuğa mı soruyorsunuz?” “sadece ona soruyoruz. Biz yorgun geldiğimiz için günlük meseleleri birbirimize anlatmaya fırsat bulamıyoruz ama, çocuğumuz onunla ilgilendiğimizi bilsin diye ona soruyoruz.” Çocuk, günün nasıl geçtiğinin aile fertleri arasında konuşulmayıp, sadece ona sorulduğunu duyunca ne hissedecek? Bunun normal olduğunu, herkesin birbiriyle paylaştığı bir şey olduğunu ailesinde görmezse nasıl öğrenecek? Çocuklarda bir rahatsızlık sezdiğinizde sizin buna katkınızın ne olabileceğini düşünün. Hatanızı düzelttikten bir süre sonra çocuk da düzelecektir.

5. Karşılıklı Saygılı Olma : Çocuk işten gelen babasını karşılamıyor. Uzanmış koltuğa tv seyrediyor. Baba da buna sinirleniyor, saygısız diye çocuğa kızıyor. Çocuklarınızdan beklediğiniz davranışları kimden öğrenmesini bekliyoruz? Çocuklar kendine saygı göstermeyene saygı göstermezler, sadece severler.

6. Karşılıklı Kabullenme : Karşılıklı kabullenme, her iki tarafın kendisini, inancını, duygularını, düşüncelerini, reddedilme korkusu olmadan, dürüstçe ve açıkça ifade edebilmesidir. Sevdiğimizi söylediğimiz insanlara çok çabuk kırılıyorsak, bu onları yeterince kabullenemediğimizi gösterir. Çocuğumuzu, eşimizi, işimizi, eşimizin ailesini severiz; ama sevdiğimiz ölçüde kabul etmeyiz. Sevgimizin devamı istediğimiz şartların oluşumuna bağlıdır. Çocuğumuzu severiz. Ama karnesinde zayıf görmek istemeyiz. Sevmemiz karnedeki notuna bağlıdır. Çocuk bizim onu o karneyle kabullenmediğimizi öğrendiğinde, tekrar zayıf aldığında aileye söylemeyecektir. Ya evden kaçacak yada karnedeki zayıfı çalışmak dışında nasıl düzelteceğinin yolunu arar.
Biz onu kabullenmediğimiz için o da bizi kabullenmez. Evdeki problemler çocuğun büyümesiyle büyür. Çünkü artık o da güçlüdür.
Bir şeyi değiştirebilmek için önce onu kabul etmek gerekir.

“Bir anne oğluna kibarlığı ve temizliği öğretebilir; fakat sadece bir baba erkekliği öğretebilir. Babalar çocuk büyütmek için gereklidirler: eğlendirirler, gürültü yaparlar ve anneler dikkatli olmaları konusunda titizlendiklerinde babalar risk almaları için onları cesaretlendirirler. Parkta anneler “tırmanırken dikkatli ol” diye uyarırken babalar “tepeye kadar çık” diye bağırırlar. Babalar, çocuklarını sınırlarını zorlamaya iter. Bir çocuğun, anne ve babasının birlikte sağladığı dengeye ihtiyacı vardır. “

7. Zaman Ayırma : Eğer işlerinizin yoğunluğundan dolayı çocuklarınıza zaman ayıramadığınızı söylüyorsanız şu hikayeye kulak verin:
Bir öğretmen, sınıftaki öğrencilerine pratik bir ders vermeyi düşünür ve masanın üzerine kocaman bir kavanoz koyar. Sonra bir torbadan irice taş parçaları çıkarır, dikkatlice üsr üste koyarak kavanozun yerleştirir. Kavanozda taş parçaları için yer kalmayınca sınıfa sorar : “kavanoz doldu mu?” sınıftaki herkes “evet” cevabını verirler. “demek doldu” der öğretmen. Hemen eğilip bir kova küçük çakıl taşı çıkartır ve kavanoza boşaltır. Sonra kavanozu eline alıp sallar. Böylece küçük parçalar, büyük taşların sağına soluna yerleşirler. Öğretmen yeniden sorar : “kavanoz doldu mu?” işin sanıldığı kadar basit olmadığını sezen öğrenciler bu kez “hayır, tam da dolmuş sayılmaz”. Öğretmen, “doğru” diyerek tasdik eder onları. Sonra da masanın altından bir kova kum çıkarıp kavanoza döker. Ve yine sınıfa yönelir : “kavanoz doldu mu?” Yine “hayır, dolmuş sayılmaz” cevabını alır. Tekrar “doğru” diyerek tasdik eder onları ve bir sürahi suyu kavanoza boşaltır. Kavanoz artık dolmuştur.
Eğer büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız, daha sonra asla koyamazsınız.
İnsanlara onlar için hayatta en önemli 3 şeyin ne olduğunu sorduğumuzda sıklıkla “eşim, çocuklarım, işim” cevaplarını alırız. En önemli şeylerinin eşleri ve çocukları olduğunu söyleyen kişiler, bütün zamanlarını işleri ile doldururlar. Onlar için en önemli şeyin işleri olduğunu sanırsınız.
Bir insan ölüm döşeğinde son nefesini verirken, “ah keşke biraz daha yaşasaydım. Bir ev daha alsaydım. Biraz daha zengin olsaydım.” Demez. Ama “keşke şu çocuklarımı daha iyi yetiştirseydim de hayatlarını kurtarsalardı.” Veya “keşke çocuklarımla daha fazla zaman geçirseydim de onlara daha fazla şey öğretebilseydim.” Der. Biliyorum, işlerinizle uğraşırken de çocuklarınızın yarınlarını düşünüyordunuz. Ama yarınlarını düşünürken, bugünlerini yazık etmeyiniz. Hiç olmazsa eve geldiğinizde tv’ye ayırdığınız zaman kadar çocuklarınıza ayırın. Tv başında oyalanmanın ne size ne çocuğunuza bir faydası yoktur. Üstelik yorgunluğunuzu da gidermez. Çocuğunuzla ilgilenin; bari ona bir faydanız olsun!
Televizyonda haberler mesela. Gün içinde her saat başı var. Gazeteler, dergiler, her yer haberlerle dolu. Ama baba illaki akşam haberlerinin tamamını tekrar tekrar kanal gezerek izler.
Aynı durum maçlar için de geçerlidir. Özel kanaldan izler. Spor haberlerinde önemli pozisyonları ve özetlerini izler. Maraton gibi, 15 dakikalık pozisyonu 45 dakika gösteren programları izler, maçın kritiğini yapar, hakemi suçlar, futbolcuya kızar.
Tüm bunlar bitene kadar da çocuk çoktan uyur. Kimi zaman aynı evin içinde birbirini birkaç gün göremeden yaşayan baba-çocuk bile vardır.
Sizi tanıyanlar, sizin için “çok iyi bir doktordur” demeden önce “çok iyi bir babadır” diyebiliyorlar mı?

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DAVRANIŞLAR VE AİLEMİZDEKİ ETKİLERİ

Aileler genelde çocuklarının olumsuz davranışlarından şikayet ederler. “Bizim çocuk bu aralar pek huysuz! Kocaman kız oldu hala çocuk gibi davranıyor, ne yapacağız bu kızla bilmem. Babası söylense de ders çalışmıyor; babam kızıyor azıcık çalışayım dese olmaz sanki. Ne olur bu oğlanın hali bilmem.” Gibi cümlelere sıklıkla şahit oluruz. Peki hiç merak ettiniz mi, çocuklarda olumsuz davranışlar ne zaman ortaya çıkar?

1. Olumsuz Anne Baba Tutumları : Çocuklar aileleri tarafından duyulmadıklarını, anlaşılmadıklarını hissettiklerinde daha çok bağıracak ve kendilerini duyurmaya çalışacaklardır. Yada daha farklı tutumlar geliştirerek, içlerine kapanacaklar ve sizin onların dünyasına girmenize izin vermeyeceklerdir.
Anne, birinci sınıfa giden kızını çizgileri düzgün çizemiyor diye eleştirmektedir. Elektrik mühendisi olan baba, oğluna basit(!) matematik sorularının çözemediği için kızmıştır. Eğer olayları kendi gözümüzle değerlendirirsek onları anlayamayız. Kendi okul çağlarımızı düşünürsek, birinci sınıftaki kızımızın neden güzel yazamadığını, oğlumuzun bizim hemen çözebildiğimiz soruları neden çözemediğini daha kolay anlayabiliriz. Çocuktan yaşının üstünde bir beklenti, çocuğun kısa zamanda derslerinden soğumasına neden olabilir ve davranışlarında bazı olumsuzluklar ortaya çıkabilir. Zaman içerisinde oyuncakları kırılmaya, olur olmadık zamanda ağlamaya, yemek yememek için direnmeye, her şeyi eleştirmeye başlayabilir.
Yetişkinler olarak, çocuğumuzla ilgili nerede hata yaptığımızı fark edebilirsek kısa zamanda çocuğumuzun olumsuz davranışları olumluya dönecektir. Çocuktaki davranışların düzeltilmesi için, önce anne-baba kendini değiştirmelidir.

2. Hitap Şekli : Çocuklarınızı nasıl nitelendirirsiniz? Onlar size göre nasıldırlar?
Hareketli, inatçı, yaramaz, duygusal, meraklı, zeki, değerli, minik, akıllı, çenebaz, uysal, politik, kıskanç, sevimli, tatlı, …………
Sizin çocuklarınız hakkında kullandığınız bu sıfatlarla çocuklarınızın şekillenmesi arasında bir bağlantı vardır.
Peki çocuklarınızı severken, onlara seslenirken, nasıl hitap edersiniz?
Güzelim, bir tanem, kara gözlüm, boncuk, canım, ilk göz ağrım, ceylanım, esmerim, yakışıklım, akıllım, yavrum, kuzum, oğlum, aslanım, sevgilim, erkeğim, hayatım, aşkım, koçum, bebeğim, babacığım, efendi, …….
Anne baba çocuklarına seslenirken “aşkım, sevgilim, erkeğim, hayatım” dememelidir. Siz çocuğunuzun anne ve babasısınız, aşkı, sevgilisi, hayatı veya erkeği değil.
Çocuklarımızın nasıl olmalarının istiyorsak onlara öyle hitap etmeliyiz. Her “paşa oğlum” diye sevilen çocuk paşa olmayabilir. Ama genelde paşalar, “paşa oğlum” diye sevilen çocuklar arasından çıkar. Bu konuda bizzat yaşadığım bir olayı aktarayım: ailem beni küçüklüğümden beri “çalışkan kızım” diyerek severler. İlkokuldan bugüne kadar gerek ülke çapında gerek bölge çapında çok sayıda başarılarım oldu. Bunlar da yetmedi, evlenince soy ismim “çalışkan” oldu. Kardeşimi ise, pek okumasından çok ümitli olmadıkları için her halde, “32 tane otobüsleri olasıca oğlum” diye severlerdi. Ne oldu biliyor musunuz? Kardeşim şu anda oto aksesuarcı. Annelerin duaları kabul olur diye boşa dememişler.

3. İsim Koymak: Çocuğumuza nasıl hitap ettiğimizin yanı sıra ona ne isim koyduğumuz da onun geleceğini belirler. Bu yüzden çocuklara güzel manalı isimler konulmalıdır. Çocuğun ismi, gelecekteki kişiliği hakkına ipucu verir. Çocuklarımıza olumlu davranışlar edindirmek istiyorsak, öncelikle onlara “güzel” isimler koymalı ve “güzelce” hitap etmeliyiz.
Afrika’da Gana ülkesinde bir Ashanti adıyla anılan bir aşiret var. Bu aşiretin adetlerinden biri Çarşamba günü doğan çocuklara “Quwaku” ismi veriliyor. Quwaku saldırgan anlamına geliyor. Çocuklara nihayetinde isimleriyle hitap ediliyor. Ve Gana’da yapılan bir araştırma sonucuna göre, ülkede işlenen suçların %50’den fazlası Çarşamba günü doğan çocuklar tarafından işleniyor.

Biraz da güncel hayata bakalım: Türkiye yüzme şampiyonu Yasemin DALKILIÇ
Halter şampiyonu Hamza YERLİKAYA
Marmara depreminde inşaatları yıkılan müteahhit Veli GÖÇER
BUNLARIN ORTAK YANLARI NE? Soy isimlerinin hayatlarına yansımış olması. İşte isim ve soy isim insan üstünde bu kadar etkili…

Hastalık, sevgisizlik, öksüzlük…
Neler geçirdim ben!
Çıkabilseydi bir, “güzel” diyecek
Güzelleşirdim ben!
Arif Nihat ASYA

4. Ait Olma İsteği: Olumsuz davranışlar ait olma isteğinden de kaynaklanabilir. İnsanlar tabiatları gereği yalnız olmaktan hoşlanmazlar ve yandaş ararlar. Bu yüzden takım tutarlar, parti kurarlar, dernekler açarlar, hatta çeteler bile bu yüzden kurulur. Bu tutumlarının onlara maddi açıdan pek faydası yoktur. Örneğin, tuttukları takımı gururla anlatırlar. Maçlarına gitmek için binbir çeşit sıkıntı çekip üstüne para verirler. Yendiklerinde takım para aldığı halde, taraftara prim verilmez. Yenildiklerinde durum daha da vahim, diğer fanatik taraftarlar tarafından yaralanabilirler. Bunca şeye rağmen yine de takım tutmaktan memnundurlar. Neden? Çünkü bir yere ait olma isteğini tatmin etmektedirler. Bir yere ait olmanın fiziksel anlamda bir getirisi olmasa bile bu duygusal anlamda bir şeydir. Eğer çocuğumuzun ailemize ait olduğunu ona gösteremezsek, o da kendine ait olacağı bir grup mutlaka bulacaktır.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın